Dün, Trabzon gökyüzünden boşalan bir öfkeye sahne oldu. Gök delinmişçesine yağan sağanak, sokakları dereye, mahalleleri göle çevirdi.
Evler su aldı, arabalar sürüklendi, insanlar çaresizlik içinde pencereye mahkûm oldu. Yağmur bir rahmettir; ama tedbirsizlikle birleşince azaba döner.
Çünkü su, her zaman hayat vermez; bazen ihmalin, bazen beceriksizliğin üstünü örten bir felaket olur.
Bu şehir, yağmurla ilk kez karşılaşmıyor. Trabzon, Karadeniz’in kalbi; nemin, bulutun, gri göğün kardeşi…
Lakin yıllar geçmiş, iktidarlar değişmiş, makam koltukları eskimiş; ama altyapı hâlâ aynı acziyette. Ne zaman gökyüzü kararacak olsa, milletin yüreği hopluyor: “Acaba bu kez nereye su basacak?”
Burada suç sağanakta değil. Yağmurun günahı olmaz. Su, ne kadar haşin yağarsa yağsın, görevini yapar. Suyu yönlendiremeyen akıl, onu kontrol edemeyen irade, işini savsaklayan idare suçludur. Kimi zaman bu sorumluluğu belediyeler alır, kimi zaman merkezi yönetim…
Ama esas kabahatli, "olmaz bir şey" deyip yıllardır bu halkı kandıranlar, ihaleyi alıp çamurdan başka şey üretmeyen müteahhitlerdir.
Ne acıdır ki, afet daha dinmeden linç kampanyası başlıyor. Bazıları için sel, halkı düşünme vakti değil; rakibini boğma fırsatıdır. Selin sürükleyemediği tek şey, hırslarıdır. Ahmet Metin Genç’in günler öncesine ait yurt dışı görev görüntüleri, sosyal medyada dolaşıma sokuluyor.
“Şehri su bastı, o horon tepiyor!” diyenler var.
Ne kolay!
Ne yüzsüzce bir kurgu bu…
Oysa aklı başında herkes bilir ki, görev gereği yurt dışına gitmek suç değildir. Asıl suç, gerçeği bile bile çarpıtmak, halkı galeyana getirmektir.
Ahmet Kaya’ya da aynı saldırganlıkla yöneldiler.
Sözümona “alkollü mekân açılsın” dedi diye linç ettiler. Oysa sözleri haftalar öncesine, turizm planlamalarına dair yapılmış bir değerlendirmeydi.
Ne içki istemiş, ne masa kurmuş…
Lakin linç tayfasının gözünde hakikat değil, bağırmak makbuldür. Biri çıkar, bağırır; öbürü körlemesine saldırır. Hakikat arada boğulur. Haysiyet ayaklar altında kalır.
Ve elbette bir de bu kaosu fırsat bilen, tetikte bekleyen bir zümre var: Kalemini satmış, kelâmını kiraya vermiş, itibarsız bir kalemşorlar güruhu…
Yıllarca belediyelerden, kamu kurumlarından nemalanmış; üç beş sayfalık “kitap” diye bastıkları paçavraları yüzbinlerce liraya pazarlamış, şimdilerde klavye başında ahlâk nutukları atıyorlar. Matbu yüzlerinde ne bir mahcubiyet, ne bir izan…
Midelerinde kamudan beslendiklerinin dışında bir damla helal lokma olmayan, tüyü bitmemiş yetimin hakkı ile semirmiş yaratıklar!
Düne kadar başkanların dizinin dibinden ayrılmayanlar, şimdi oradan buradan aldıkları kırıntılarla karakter suikastına soyunuyor.
Ama bilmezler ki; bu halk artık eskisi gibi saf değil.
Artık herkes neyin niyet, kimin tehdit olduğunu sezebiliyor.
Suyu bahane edip belediyeye saldıranın da, seli fırsat bilip halkı kandıranın da defteri tutuluyor. Bu şehir sadece yağmurdan korunmak istemiyor; iftiradan, istismardan, ikiyüzlülükten de arınmak istiyor.
İşte tam da bu yüzden diyorum;
Evvela bir cenazeyi kaldıralım. Suları tahliye edelim, zarar görenlerin yarasını saralım. Sonra konuşacaksak oturur konuşuruz. Eleştirilecek varsa, vakarla, delille, hakkaniyetle eleştiririz.
Ama daha sokaklarda sular durulmamışken bağıranların, konuşmaya değil, susmaya ihtiyacı vardır.
Bu memleketin meselesi artık sadece sağanak değil. Bu topraklarda asıl felaket, insafın yağmaması, vicdanın kurumasıdır.










