TURİST VAR, İLÇE EKONOMİSİNE KATKI YOK!
Trabzon’un turizmde öne çıkan ilçeleri belli… Çaykara, Maçka ve Ortahisar. Yaz aylarında bu ilçelere gelen yerli ve yabancı turist sayısı artıyor, yollar kalabalıklaşıyor, tur araçları peş peşe bölgeye giriyor. Ama iş ilçe merkezindeki esnafa gelince tablo değişiyor. Kalabalık var, hareket var, turist var… Fakat kasaya yansıyan bir turizm yok.
Özellikle Çaykara’da yıllardır aynı serzeniş dile getiriliyor. Tur firmaları turistleri alıp doğrudan Uzungöl’e çıkarıyor. İlçe merkezine uğrayan yok denecek kadar az. Hal böyle olunca Çaykara’daki esnaf, kendi ilçesindeki turizm hareketliliğini uzaktan izlemekle yetiniyor. Turist geliyor ama çarşıya inmiyor. Fotoğraf çekiyor ama dükkâna uğramıyor. İlçeye geliyor ama ilçeye katkı bırakmadan dönüyor.
Maçka’da da manzara farklı değil. Trabzon turizminin en önemli duraklarından biri olan Sümela Manastırı her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Ancak tur otobüsleri çoğu zaman ilçe merkezine uğramadan doğrudan Sümela güzergâhına yöneliyor. Ziyaret tamamlanıyor, araçlar dönüyor. Olan yine Maçka esnafına oluyor. İlçenin içi hareketlenmiyor, çarşı canlanmıyor, lokantalar ve küçük işletmeler beklediği ilgiyi göremiyor.
Aslında esnafın talebi çok büyük değil. Kimse turist ilçede saatlerce kalsın demiyor. Ama en azından ilçe merkezine uğrasın, bir çay içsin, bir lokantaya otursun, yöresel ürün alsın, küçük de olsa bir ekonomik hareket bıraksın isteniyor. Beklenti bu. Çünkü turizm sadece fotoğraf noktalarından ibaret değil; bir kentin, bir ilçenin ekonomisine dokunabildiği ölçüde anlam kazanıyor.
Görünen o ki Trabzon’da turizm büyüyor ama bu büyüme her kesime eşit dağılmıyor. Turistik destinasyonlar dolup taşıyor, sosyal medyada bölgenin tanıtımı yapılıyor, rakamlar yükseliyor. Ne var ki ilçe merkezindeki esnaf aynı cümleyi kurmaya devam ediyor: “Turist geliyor ama bize uğramıyor.” İşte meselenin özeti de biraz burada yatıyor.
Üstelik esnafın anlattığı tablo, sorunun yalnızca tur firmalarıyla sınırlı olmadığını da gösteriyor. İlçe ekonomisine asıl katkıyı, çoğu zaman yaz aylarında köyüne dönenler, yaylasına çıkanlar, memleketinde tatil yapanlar sağlıyor. Yani dışarıdan gelen turistten çok, memleketine gelen vatandaşın harcaması çarşıyı ayakta tutuyor. Bu da Trabzon turizmi adına üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki aslında. Onca turist geliyor ama ilçe esnafı yine kendi insanıyla ayakta kalıyor.
Maçka özelinde bir başka dikkat çeken ayrıntı da var. Volkan Konak’ın mezarı da ziyaret edilen noktalar arasında yer alıyor. Ancak burası da ilçe merkezinin dışında kaldığı için ziyaret trafiği çarşıya doğrudan yansımıyor. İnsanlar geliyor, ziyaretini yapıyor, ardından ayrılıyor. İlçe merkezine inmedikten sonra bu yoğunluğun esnafa faydası da sınırlı kalıyor doğal olarak.
Peki çözüm ne? Aslında cevap çok da karmaşık değil. İlçe merkezlerinin turizm rotasının bir parçası haline getirilmesi gerekiyor. Tur araçları yalnızca Uzungöl’e, yalnızca Sümela’ya odaklanmamalı. Çaykara’nın da, Maçka’nın da kendi merkezinde turistin vakit geçirebileceği alanlar oluşturulmalı. Yöresel ürün satış noktaları, küçük çarşı durakları, dinlenme alanları, kısa gezi rotaları, tanıtım noktaları… Bunlar oluşturulmadan turistin ilçe merkezine kendiliğinden yönelmesini beklemek gerçekçi görünmüyor.
Burada sorumluluk da sadece esnafa bırakılmamalı. Belediyeler, turizm müdürlükleri, tur şirketleri ve sivil toplum kuruluşları ortak bir planlama yapmak zorunda. Eğer turizm gerçekten bölgeye yayılacaksa, bu yayılım yalnızca tabelalarda değil, ekonomik sonuçlarda da görülmeli. İlçenin dağını, taşını, gölünü, manastırını göstermek elbette önemli. Ama ilçe merkezini turizmin dışında bırakarak sürdürülebilir bir ekonomik model kurmak zor. Çok zor hem de.
Trabzon’un turizm gerçeği bugün biraz bunu söylüyor. İlçeler turist ağırlıyor, turizm konuşuluyor, rakamlar büyüyor. Fakat esnaf aynı yerde duruyor. Yani turizm var gibi görünüyor, ama herkes için yok. İlçenin merkezine inmeyen, çarşıya uğramayan, esnafa dokunmayan turizm ise ne kadar güçlü olursa olsun eksik kalıyor. Hem de fazlasıyla eksik.***
TRANSFER SEZONUNDA MENAJER OYUNU BİTMİYOR
Türkiye’de transfer sezonu açıldı mı, futbol kamuoyunun önüne her gün yeni bir isim düşüyor. Gazetelerde, internet sitelerinde, televizyon ekranlarında öyle futbolcular görüyorsunuz ki insan ister istemez şaşırıyor. Kimi Avrupa’da önemli kulüplerde forma giyiyor, ciddi maaşlar alıyor, bonservisi milyon eurolarla konuşuluyor. Kimi ise futbolseverin adını bile ilk kez duyduğu bir oyuncu. Ama ortak nokta aynı: Hepsi bir anda Türk kulüpleriyle anılıyor, hepsi transfer piyasasının merkezine yerleştiriliyor.
İşte sorun da tam burada başlıyor. Büyük kulüplerde oynayan, maliyeti Anadolu’daki birçok kulübün bütçesini aşacak futbolcular bir anda Türkiye’de orta ölçekli kulüplerle yan yana yazılıyor. Ya da kimsenin tanımadığı bir oyuncu allanıp pullanıp kamuoyuna servis ediliyor. Sanki kaçırılmaması gereken büyük bir fırsatmış gibi sunuluyor. Oysa transfer döneminde her parlatılan oyuncunun gerçekten istenen oyuncu olmadığı artık bilinen bir gerçek.
Futbolda menajerlik sisteminin bu kadar büyüdüğü, iletişim ağlarının bu kadar geliştiği, teknolojinin de her ayrıntıya ulaşmayı mümkün kıldığı bir dönemdeyiz. Bugün bir futbolcunun performans verisine ulaşmak zor değil. Kaç maç oynadığı, hangi bölgede görev yaptığı, ne zaman sakatlandığı, sakatlığını atlatıp atlatmadığı, takım içindeki karakteri ve oyun disiplini… Hepsi araştırılabilir, hepsi öğrenilebilir. Yani kulüpler açısından bilgiye ulaşmak artık zor değil. Zor olan, o bilginin ışığında doğru kararı verebilmek.
Tam da bu noktada menajer oyunu devreye giriyor. Bazı menajerler, futbolcularına Türkiye’de piyasa oluşturmak için medya üzerinden algı çalışması yürütüyor. Özellikle Anadolu kulüplerine oyuncu pazarlamak isterken önce İstanbul’un büyük kulüplerinin ya da Trabzonspor’un adı gündeme sokuluyor. Futbolcunun ismi Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya Trabzonspor ile yan yana yazılıyor. Ardından aynı oyuncu başka bir kulüple anılmaya başlanıyor. Böylece sanki o kulüp, büyük takımların elinden futbolcu kapıyormuş gibi bir hava oluşturuluyor.
Aslında burada yapılan şey transferden çok algı yönetimi. Futbolcu olduğundan daha değerli gösteriliyor, talibi çokmuş izlenimi oluşturuluyor, kulüplerin önüne şişirilmiş bir piyasa çıkarılıyor. Sonrasında ise bazı yöneticiler bu havaya kapılabiliyor. “Büyük kulüplerin baktığı oyuncu” etiketi, futbolcunun gerçek performansının önüne geçiyor. Fiyat yükseliyor, beklenti büyüyor, kulüp ise çoğu zaman oyuncunun sahadaki karşılığından çok oluşturulan algıya para ödüyor.
Bu tabloda basının rolünü görmezden gelmek de mümkün değil. Elbette her gazeteci için aynı şeyi söylemek haksızlık olur. Bazıları kendisine gelen bilgiyi iyi niyetle değerlendirir, haber değeri gördüğü için kamuoyuna taşır. Ancak işin bir de karanlık tarafı var. Menajerle ortak hareket eden, oyuncuya piyasa yapmak için bilinçli şekilde haber servis eden, transfer masasına medya üzerinden müdahale eden bir yapıdan söz ediliyor. Üzücü olan da tam olarak bu. Çünkü burada yozlaşan sadece transfer piyasası değil, gazeteciliğin kendisi de oluyor.
Oysa kulüpleri yöneten isimlerin artık bu oyuna düşmemesi gerekiyor. Bugün transferden sorumlu bir yönetici, istediği futbolcu hakkında çok kısa sürede geniş bilgiye ulaşabilir. Son birkaç sezondaki performansını inceleyebilir, sakatlık geçmişine bakabilir, karakter yapısını araştırabilir, oynadığı takımlardaki teknik heyetten ve çevresinden bilgi alabilir. Hatta yeni gideceği ülkeye ve şehre uyum sağlayıp sağlayamayacağına kadar fikir sahibi olabilir. Yani imkan var, veri var, bağlantı var. Eksik olan şey çoğu zaman dikkatli bir değerlendirme süreci.
Transfer artık yalnızca futbolcu izleyip karar verme işi değil. Masa başında da ciddi bir mücadele yürütülüyor. Algı operasyonu var, medya kullanımı var, menajer baskısı var. Bu nedenle kulüplerin yalnızca isme değil performansa, yalnızca habere değil veriye, yalnızca söylentiye değil araştırmaya bakması gerekiyor. Aksi halde transfer sezonu yine aynı şekilde geçer; manşetler büyür, beklentiler şişer, kulüpler yanılır.
Sonuçta kaybeden de çoğu zaman Türk futbolu olur. Kulüpler boşa para harcar, taraftar hayal kırıklığı yaşar, teknik adam yanlış tercihin yükünü taşır. Menajer oyuncusunu pazarlar, bazı gazeteciler haberini yapar, transfer dönemi kapanır. Geriye ise yüksek maliyetli sözleşmeler, tutmayan transferler ve cevabı yıllardır değişmeyen bir soru kalır: “Bu oyuncu nasıl alındı?”
Türkiye’de transfer sezonu artık sadece futbolun değil, aklın ve sağduyunun da sınandığı bir dönem haline geldi. Kim gerçek ihtiyacına göre hareket edecek, kim menajer oyununa kapılacak; mesele biraz da burada düğümleniyor. Vitrinde parlayan her futbolcuyu yıldız sanmanın bedelini ise en sonunda yine kulüpler ödüyor.***
VATANDAŞ SİYASETTEN NEDEN UZAKLAŞIYOR?
Türkiye’de son dönemde genel siyasetin ortaya çıkardığı bir tablo var. İktidar partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında yaşanan gerilim, Türk siyasetinde vatandaşın siyasete olan ilgisini giderek azaltıyor. Özellikle yerel siyasette konuşulan konuların artık eskisi kadar dikkat çekmediği görülüyor.
Merkezi siyasetin ortaya koyduğu karmaşa, sert dil ve çözümsüzlük hali, yerel siyaseti de olumsuz etkiliyor. İktidar ve muhalefet partileri arasında yaşanan tartışmalar çoğu zaman sadece söz düellosu şeklinde kalıyor. Bir il başkanı açıklama yapıyor, ardından diğer il başkanı cevap veriyor. Oysa vatandaşın bu karşılıklı açıklamalara gösterdiği ilgi artık oldukça sınırlı.
Çünkü toplum, ülkede yaşanan son siyasi gelişmelerin ardından siyasete karşı ciddi bir mesafe koymuş durumda. Siyasi liderlerin dün söylediklerinin bugün tam tersini savunması, partiler içinde yaşanan sorunlar ve çözümsüzlükler, vatandaşı siyasetten iyice soğutuyor. Siyasetçiye duyulan güven azalıyor, hem de belirgin şekilde.
Trabzon özelinde bakıldığında da benzer bir tablo dikkat çekiyor. İktidar partisi milletvekillerini sahada çok fazla görmek mümkün olmuyor. Hatta “çok fazla çıkmıyorlar” demek bile yetersiz kalır; sahaya neredeyse hiç inmiyorlar desek abartı olmaz. Daha çok salon toplantılarında, açılışlarda ya da düğünlerde görünür haldeler. Oysa vatandaşın beklentisi farklı. Halkın içinde olan, derdini yerinde dinleyen, sorunla doğrudan temas kuran bir siyasetçi görmek istiyor insanlar.
Siyasetçinin halktan kopuk bir görüntü vermesi de bu işin ayrı bir boyutu. Trabzon’da sahada çalışan siyasi partiler elbette var. Vatandaşın sorunlarını dinleyen, taleplerini not alan yapılar da bulunuyor. Ancak özellikle muhalefet partileri açısından bakıldığında, sorunları dinlemekle çözüm üretmek arasındaki fark daha görünür hale geliyor. Eleştiri yapılıyor, eksikler dile getiriliyor; fakat ortaya konulan bu eleştirilerin toplum nezdinde güçlü bir karşılık bulduğunu söylemek zor. Çünkü vatandaş artık sadece sorunun tespit edilmesini değil, çözümün nasıl üretileceğini de duymak istiyor.
Bir başka önemli mesele ise siyasette dil ve üslup sorunu. Geçmişte siyasetçiler birbirlerine hitap ederken daha dikkatli, daha temiz ve daha ölçülü bir dil kullanırdı. Bugün ise tablo oldukça farklı. Sokak ağzına yaslanan, kırıcı, aşağılayıcı ve zaman zaman hakaret sınırına yaklaşan ifadeler, siyasetin sıradan parçalarından biri haline gelmiş durumda. Bu da toplumda ciddi bir rahatsızlık oluşturuyor.
Siyasetin dili sertleştikçe, vatandaşın siyasete bakışı da olumsuz etkileniyor. Çünkü insanlar, kendilerini temsil eden isimlerden kavga değil seviye, hakaret değil çözüm, gerilim değil ciddiyet bekliyor. Ne var ki son yıllarda bu çizginin giderek zayıfladığı görülüyor. Kahvehane ağzıyla yapılan siyaset, topluma güven vermiyor. Aksine, siyasetin itibarını daha da aşağı çekiyor.
Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte siyasetçilerin görünürlüğü arttı, diyalog alanları genişledi. Ancak bu durum her zaman olumlu bir sonuç doğurmadı. İletişim arttıkça üslubun da daha dikkatli olması beklenirdi. Fakat tam tersi oldu; birçok siyasetçi sosyal medyada da sert, küçümseyici ve öfke yüklü bir dil kullanmaya başladı. Bu da toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.
Oysa siyasetin asli görevi kavga üretmek değil, topluma yön vermektir. İnsanlara örnek olmak, temsil ettiği kitleye güven aşılamak, sorunlar karşısında çözüm üretmektir. Bunun yolu da daha düzgün bir üsluptan, daha sahici bir iletişimden ve daha samimi bir siyaset anlayışından geçiyor.
Kısacası, bugün insanları siyasetten soğutan nedenlerin başında yalnızca ekonomik ya da yapısal sorunlar gelmiyor. Siyasetin dili, siyasetçinin tavrı, halktan kopuk görüntü ve sürekli tekrarlanan polemikler de bu soğumanın en önemli sebepleri arasında yer alıyor. Vatandaş artık yüksek sesle konuşanı değil, derdi anlayanı görmek istiyor. Laf yarıştıranı değil, çözüm üreteni arıyor. Siyasetin yeniden itibar kazanması için de önce bu dilin, bu tavrın ve bu anlayışın değişmesi gerekiyor.
***
GELİŞİGÜZEL ATILAN ÇÖP, BÜYÜK TEHLİKE SAÇIYOR
Toplumsal sorumluluk gerektiren konulara zaman zaman bu köşede yer veriyoruz. Bunlardan biri de çöp meselesi. Basit gibi görünen ama dikkatsizlik nedeniyle hem insan sağlığını hem de çevreyi tehdit eden önemli bir konu bu.
Evlerimizde biriken çöpler; yemek artıkları, kırtasiye atıkları, ambalajlar, poşetler, elektrik süpürgesinden çıkan atıklar ve günlük kullanım sonrası oluşan pek çok çöp… Evde bunları belli ölçüde düzenli şekilde muhafaza ediyoruz. Ancak iş, çöpleri konteynerlere bırakmaya geldiğinde aynı özeni çoğu zaman göstermiyoruz. Gelişigüzel atılan çöpler, konteynerin dışına taşabiliyor, etrafa saçılabiliyor ya da doğrudan çöp kutusunun yanına bırakılabiliyor.
Sonra ne oluyor? Çöplerden sızan sular konteyner çevresine yayılıyor. Özellikle yaz aylarında pis koku, kötü görüntü ve hijyen sorunu ortaya çıkıyor. Sadece çevre kirliliği de değil bu. Aynı zamanda sinek, haşere ve benzeri sorunların oluşmasına da zemin hazırlanıyor. Küçük bir dikkatsizlik, kısa sürede büyük bir çevre problemine dönüşebiliyor.
Meselenin daha da önemli bir boyutu var: kesici ve delici atıklar. Evde kullanılan enjektör iğneleri, jiletler, kırılan tabak-çanak parçaları, cam kırıkları ya da porselen atıkları çoğu zaman hiçbir önlem alınmadan çöp poşetinin içine atılıyor. Oysa bu durum, çöpleri toplayan temizlik görevlileri için ciddi bir risk oluşturuyor.
Bir düşünün; çöp poşetini alan bir görevlinin eline kontrolsüz şekilde atılmış bir iğne batabilir. Kırık cam ya da porselen parçası elini kesebilir. Jilet ya da benzeri kesici maddeler ciddi yaralanmalara yol açabilir. Bir anlık ihmalkârlık, bir emekçinin sağlığını tehlikeye atabilir. Daha da kötüsü, hayati sonuçlara neden olabilir.
Risk yalnızca temizlik görevlileriyle de sınırlı değil. Çöp konteynerleri akşam saatlerinde doluyor, bazı bölgelerde ise çöpler belirli saat aralıklarında toplanıyor. Bu süreçte konteynerleri karıştıranlar çoğu zaman sokak hayvanları oluyor. Yiyecek bulmak için çöp poşetlerini karıştıran hayvanlar da kesici ve delici maddeler nedeniyle yaralanabiliyor. Yani dikkatsizce atılan her tehlikeli atık, sadece bir insanı değil, başka canlıları da tehdit ediyor.
Bu nedenle kesici ve delici atıkların mutlaka güvenli şekilde ambalajlanması gerekiyor. İğne, jilet, kırık cam, porselen ya da benzeri malzemeler doğrudan çöp poşetine atılmamalı. Mümkünse kalın kartonlara sarılmalı, zarar vermeyecek şekilde paketlenmeli. İğne ve benzeri küçük ama tehlikeli atıklar ise plastik şişe gibi sağlam bir malzemenin içine konularak çöpe bırakılmalı. Böylece hem temizlik görevlilerinin hem de sokak hayvanlarının zarar görmesinin önüne geçilebilir.
“Ben çöpten kurtuldum, gerisi beni ilgilendirmez” anlayışı doğru değil. Tam tersine, çöpü nasıl attığımız da en az çöpü çıkarmak kadar önemli. Çünkü burada yapılacak küçük bir hata, başka insanların ve başka canlıların hayatını doğrudan etkileyebilir.
Bu yüzden herkesin biraz daha dikkatli olması gerekiyor. Daha özenli, daha duyarlı, daha sorumlu davranmak gerekiyor. Çöpü sadece evimizden çıkarmak yetmez; doğru şekilde atmak da bir vatandaşlık görevidir. Unutmayalım, bazen küçücük bir tedbir büyük bir zararın önüne geçer.










