Türkiye’de sosyal medyanın kontrolsüz biçimde büyümesiyle birlikte, “yurttaş gazeteciliği” adı altında ortaya çıkan sorumsuzluk artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Hiçbir eğitim, hiçbir etik ilke, hiçbir hukuki sorumluluk taşımadan insanların hayatları hakkında hüküm veren; araştırmadan, doğrulamadan, belgeye dayanmadan konuşan bir kitle türemiştir. Buna da utanmadan “özgürlük” denilmektedir.
Bu özgürlük değildir. Bu düpedüz hak gasbıdır, itibar suikastıdır, toplumu yanıltmaktır.
Eline bir telefon alıp yayın açan, üç beş takipçi kazanınca kendini gazeteci zanneden, attığı her başlıkla linç kültürünü besleyen bu sorumsuzluk düzeni artık sistematik bir probleme dönüşmüştür. Dahası, bu iş üzerinden gelir elde eden, reyting uğruna insanların onurunu hiçe sayan, doğruluğu teyit edilmemiş bilgileri servis ederek kargaşa çıkaran bir yapı oluşmuştur.
Bir tarafta vergisini ödeyen, onlarca insanı istihdam eden, hukuki sorumluluk taşıyan, yaptığı haberin hesabını mahkemede verebilen medya kuruluşları vardır. Diğer tarafta ise hiçbir denetime tabi olmayan, hiçbir yaptırımla karşılaşmayan, attığı iftiranın arkasına saklanıp “ben sadece yorum yaptım” diyerek sıyrılmaya çalışan bir kesim bulunmaktadır.
Bu kabul edilemez.
Elbette sosyal medyayı bilinçli kullanan, bilgiye dayalı içerik üreten, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanlar vardır. Ancak ne yazık ki bağırarak, çarpıtarak, provoke ederek prim yapan bu sorumsuz tipler yüzünden düzgün iş yapanlar da zan altında kalmaktadır. Ortada açık bir bilgi kirliliği, ağır bir ahlaki erozyon ve ciddi bir denetimsizlik sorunu vardır.
Kendilerini “gazeteci” olarak tanıtma çabaları ise ayrı bir garabettir. Gazetecilik; emek ister, etik ister, sorumluluk ister, hukuk karşısında hesap verebilirlik ister. Klavye başında iftira atmak gazetecilik değildir. Sosyal medyada bağırmak basın faaliyeti değildir. İnsanların hayatlarını reyting malzemesi yapmak özgürlük değildir.
“Çamur at, izi kalsın” anlayışıyla hareket eden, mesleki yeterliliği olmayan, hukuki sorumluluk üstlenmeyen bu kişilere karşı devlet kurumlarının açık ve net bir düzenleme yapması artık zorunluluktur. Aksi hâlde bu başıboşluk büyümeye, toplumsal güveni zedelemeye ve gerçek gazeteciliği itibarsızlaştırmaya devam edecektir.
Gerçek gazetecilerle; vergisini ödeyen, sorumluluk taşıyan, gerektiğinde yargı önünde hesap veren ve kamu yararını gözetenlerle, sosyal medya üzerinden sansasyon peşinde koşan bu sorumsuz kalabalığın mutlaka ayrıştırılması gerekir.
Eğer bugün bu başıboşluğa “ifade özgürlüğü” kılıfı geçirilirse, yarın hiç kimsenin itibarı, emeği ve onuru güvende olmayacaktır. Sorumsuzluğun adı özgürlük olamaz. Denetimsizliğin adı demokrasi olamaz.
Bu mesele artık görmezden gelinecek bir konu değildir.
***
RAMAZAN SOFRALARINDA SİYASİ HESAP!Mübarek Ramazan ayını idrak ettiğimiz bu müstesna zaman dilimi, kalplerin yumuşaması, vicdanların konuşması gereken manevi bir iklimdir. Ne var ki böylesi kutsal bir atmosferde, bazı siyasilerin yoksul, mağdur ve ihtiyaç sahibi vatandaşların evlerini adeta birer sahneye çevirerek sergiledikleri gösteriler, insanın içini acıtmaktadır. Ramazan; merhametin, mahviyetin ve paylaşmanın ayıdır; şovun, yapmacıklığın ve gösterişin değil.Bu ülkede yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veren milyonlarca insan var. Kirasını denkleştirmekte zorlanan, asgari ücretle ya da emekli maaşıyla ayın sonunu getirmeye çalışan, her gün yeni bir geçim derdiyle uyanan insanlar… Zaten hayatın yükü omuzlarını bükmüşken, şimdi bir de siyasetin vitrin malzemesi hâline getirilmeleri, insan onurunu derinden yaralamaktadır. Yoksulluğun ortasında çekilen bir fotoğraf karesi, çoğu zaman samimiyetin değil; vicdansız bir gösterinin belgesidir.
Müslümanlığın özünü kavrayamamış, imanın sorumluluğunu idrak edememiş kimi siyasetçiler, garibanların evlerine girip yer sofralarında pozlar vererek sanki her zaman, her şartta halkla iç içelermiş algısı oluşturma gayretine düşüyor. Oysa bu tavır, ne inançla ne de akılla bağdaşır. “Her an halkın içindeyiz” görüntüsü vermek, gerçekten halkın derdine ortak olmak anlamına gelmez.
İnsanlar yoksul olabilir; geçim sıkıntısıyla hayatlarını sürdürmek zorunda kalabilirler. Ancak onların çaresizliği üzerinden siyaset devşirmek, ne vicdana sığar ne de ahlaka. Bu noktada belediyeleri ayrı bir yerde tutmak gerekir. Yerel yönetimler, sosyal belediyecilik anlayışıyla yaşadıkları şehrin insanını tanır; aynı sokaklardan geçer, aynı havayı solur, kimin derdi olduğunu, kimin yardıma muhtaç kaldığını bilir. Bu, sorumluluğun doğal bir sonucudur.
Ama hayatı boyunca bir garibanın kapısını çalmamış, yer sofrasının mahcubiyetini tatmamış, mütevazı bir evde bir tas çorbaya kaşık sallamamış insanların; yalnızca “şirin görünmek” uğruna bu evlere misafir olması samimiyetten uzaktır. Eğer gerçekten bu insanlara dokunmak istiyorsanız, gösterişsiz gidin. Oturun, dinleyin. Dertlerini yük gibi değil, emanet gibi görün. Elinizden geliyorsa çözüm olun, gelmiyorsa dua olun. Ve bütün bunları “Allah rızası için” yapın. İşte o zaman inanılır olursunuz.
Evet, bunu yapan siyasetçiler de var. Halkın arasında yaşayan, kapı kapı dolaşan, sofraya misafir değil sofraya ortak olan insanlar… Ama onlar bunu bir reklam malzemesi hâline getirmez. Çünkü bilirler ki karşılarındaki sadece bir seçmen değil, onuru olan bir insandır. “İnsan onuru, hiçbir siyasi hesapla ölçülemez.”
İşte bu duruşu sergileyenlere selam olsun. Yoksulluğu sahneye, Ramazan’ı reklama dönüştürenlere ise söylenecek söz tek cümledir:
“Yazıklar olsun.”***
RAMAZAN DAVULCULUĞU AMACINDAN SAPTI!Ramazan ayının vazgeçilmezlerinden biri de Ramazan davulcularıdır. Sahur vaktinde insanları uyandırmak ve oruçlarına başlamalarına katkı sağlamak amacıyla her mahallenin bir davulcusu olurdu. Hatta çoğu zaman davulcuya eşlik eden bir de manicisi bulunurdu. Birbirinden güzel maniler okunur, insanlar huzur ve mutluluk içinde sahura kalkardı.Eskiden bu gelenek sadece bir uyandırma görevi değil, aynı zamanda mahallenin ruhunu yaşatan bir kültürdü. Davullar belli bir ses düzeyinde çalınır, maniler belli bir adap ve edep sınırları içerisinde okunurdu. Kimse rahatsız olmaz, kimse gerilmezdi. Aksine, sahura kalkan insanlar yüzlerinde hafif bir tebessümle, “Ramazan geldi” diyerek güne başlardı.
Üstelik o dönem davulcular mahallesini tanırdı. Kimin hasta olduğunu, kimin evinde yeni doğmuş bir bebek bulunduğunu bilir; o sokaklardan geçerken ya davulu hafif çalar ya da hiç çalmazlardı. Bu, mahallenin birbirine duyduğu saygının bir göstergesiydi. Hastalara ve yeni doğum yapmış annelere gösterilen hassasiyet, bu geleneği daha da kıymetli kılardı.
Ne yazık ki son yıllarda bu güzel gelenek eski zarafetini kaybetmeye başladı. Davulun ölçüsüz ve hunharca çalınması, insanları sahura değil, öfkeye uyandırır hâle geldi. O ince ruh, o tatlı maniler yerini sokak ağzıyla söylenen, Ramazan’ın manevi iklimine yakışmayan sözlere bıraktı. Böyle olunca da insanlar doğal olarak rahatsız oluyor.
Eskinin o naif manilerinin yerini, özensiz ve kaba ifadeler aldığında ortaya çıkan tablo Ramazan’ın ruhuyla örtüşmüyor. Oysa bu ay, sabır, saygı ve maneviyat ayıdır. Bu atmosferi bozacak davranışlar, ister istemez toplumda huzursuzluk oluşturuyor.
Bu konuda zaman zaman düzenlemeler yapılsa da sorunun tam anlamıyla önüne geçilebilmiş değil. Belki de burada mahalle muhtarlarına ve mahallenin sözü geçen büyüklerine önemli görevler düşüyor. Geleneği yaşatmak istiyorsak, onu aslına uygun, edebiyle ve saygısıyla yaşatmalıyız.
Çünkü Ramazan davulculuğu sadece bir ses meselesi değildir. O, bir kültürdür. O, bir hatıradır. O, çocukluğumuzun sahur sabahlarına karışmış bir sestir. Ve biz aslında en çok o sesi, o inceliği, o “eski Ramazanları” özlüyoruz.
***
AHMET METİN GENÇ’İN RAMAZAN MESAİSİAhmet Metin Genç’in Ramazan ayı boyunca sahada gösterdiği çalışma temposu dikkat çekiyor. Başkan Genç, bu süreçte Trabzon’un ilçelerini ziyaret ederek vatandaşlarla doğrudan temas kurmayı tercih ediyor. Yapılan ziyaretler, gösterişten uzak ve doğal bir akış içinde ilerliyor.Günün ilk programı genellikle gittiği ilçedeki bir camide, tekne orucu tutan çocuklarla bir araya gelerek başlıyor. Ardından şehit aileleri ziyaret ediliyor; kısa ama anlamlı sohbetlerle gönül bağları güçlendiriliyor. Bu temaslar, Ramazan’ın paylaşma ve dayanışma ruhunu yansıtan önemli anlar oluşturuyor.
Gün içinde esnaf ziyaretleri yapılıyor. Esnafın sorunları dinleniyor, talepler not ediliyor. Bu görüşmeler iftar vaktine kadar sürüyor. Akşam saatlerinde ise vatandaşlarla birlikte iftar sofralarında buluşuluyor.
Mesai, teravih namazına kadar devam ediyor. Başkan Genç, teravihi Trabzon’un farklı camilerinde kılarak namaz sonrasında da vatandaşlarla sohbet etmeye zaman ayırıyor. Gün, gecenin ilerleyen saatlerinde sona eriyor.
Sabah erken saatlerde başlayıp geceye kadar süren bu yoğun tempo, üstelik oruçlu hâlde yürütülüyor. Bu durum, sahada olmayı tercih eden bir yönetim anlayışının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ramazan boyunca sergilenen bu çalışma disiplini ve süreklilik, yapılan işin ciddiyetini ortaya koyuyor.










