Hafta içinde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, ardından gelen ölüm ve yaralanma haberleri… Bir ülke düşünün; çocuklarını sabah okula gönderirken içinde korku taşıyan… Velilerin aklında tek bir soru: “Bugün okulda ne olacak?” Uzmanlar konuştu, emniyet yetkilileri açıklamalar yaptı, bakanlar değerlendirmelerde bulundu. Ama bütün bu sözlerin arasında aslında gözümüzün içine bakan bir gerçek vardı: “Biz çocuklarımızı nerede kaybettik?”
Geçmişe dönüp bakıyoruz… Bir zamanlar öğretmen, anne babadan sonra gelen en kıymetli insandı. Sokakta öğretmenini gören bir öğrenci, başını öne eğer, saygıyla selam verir, elini öperdi. Bugün ise ne yazık ki bazı okullarda “saygı” kelimesi neredeyse anlamını yitirmiş durumda. Öğrenciler, öğretmenlerine karşı ağza alınmayacak ifadeler kullanabiliyor. Ve en acı tarafı şu: Öğretmenin elindeki yetki, neredeyse sadece “disipline sevk etmekten” ibaret.
Peki suç sadece çocuklarda mı? Elbette hayır. Asıl mesele, çoğu zaman görmezden geldiğimiz yerde başlıyor: Evde… ailede… Anne ve baba geçim derdinde… Hayatın telaşı içinde çocukla geçirilen zaman giderek azalıyor. Çocuk ağlamasın diye telefona sarılıyor, yemek yesin diye tablet açılıyor, sessiz olsun diye ekranlara teslim ediliyor… Ve sonra o çocuk bir kalabalığın içine giriyor ama nasıl konuşacağını bilmiyor, nasıl davranacağını bilmiyor, saygının ne olduğunu hiç öğrenmemiş oluyor. Çünkü kimse ona anlatmadı.
“Asıl eğitim evde başlar” deriz ya… İşte tam da buradayız. Evde verilmeyen eğitim, okulda tamamlanamıyor. Bir öğretmenin karşısında onlarca öğrenci varken, her birinin eksik kalan yönünü tek tek tamamlaması mümkün değil. Anne babanın yapamadığını, öğretmenden beklemek adil değil.
Bugün yaşadığımız tabloyu sadece “okuldaki bir sorun” olarak görmek büyük bir hata olur. Çünkü bu mesele çok daha derin: Bu, bir neslin yetişme meselesi. Gençler artık üretmekten çok tüketmeye yönelmiş durumda. Hazır olanı istiyorlar, çaba göstermek istemiyorlar. Azim, sabır, mücadele… Bu kavramlar giderek siliniyor. Daha da kötüsü: Hedefsiz bir yaşam, normalleşiyor.
Aileler çaresiz, çocuklar yönsüz, öğretmenler yalnız… Ve biz hâlâ sorunu sadece “okul” başlığı altında tartışıyoruz. Oysa açık olan şu: “Okullarda yaşanan her sorunun kökü, büyük ölçüde evde atılıyor.” Eğer bir çocuk evde değer görmüyorsa, sınır öğrenmiyorsa, sevgiyle disiplin arasındaki dengeyi yaşamıyorsa okulda mucize beklemek gerçekçi değildir.
Bu mesele, basit bir güvenlik ya da disiplin sorunu değil; bir ülkenin geleceğini doğrudan ilgilendiren hayati bir konudur. Ve bu yüzden çözüm de günü kurtaran adımlarla değil, kalıcı politikalarla mümkün olur. Siyasetin ötesinde, herkesin ortak akılla buluşması gereken bir noktadayız. Eğitim politikaları, aile yapısı, sosyal yaşam… Hepsi yeniden ele alınmalı.
Dileğimiz şu: “Bu yaşananlar son olsun.” Bir daha hiçbir anne çocuğunu okula gönderirken korkmasın, hiçbir öğretmen görevini yaparken yalnız hissetmesin, hiçbir çocuk şiddetin bir parçası haline gelmesin. Çünkü bu ülkenin geleceği, sınıflarda oturan o çocukların omuzlarında yükseliyor. Ve biz, o omuzlara ne yüklediğimizi artık çok iyi düşünmek zorundayız.
***
DİJİTAL DÜNYA BÜYÜYOR, DEĞERLER KÜÇÜLÜYOR
Türkiye’de sosyal medya artık hayatın merkezinde. Herkes konuşuyor, paylaşıyor, kendini ifade ediyor. Ama asıl mesele şu: “Bu özgürlük doğru kullanılıyor mu?” Ne yazık ki özellikle çocuklar ve gençler açısından tablo pek iç açıcı değil.Hayat tecrübesi olmayan, doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlanan bir nesil; sınırsız bir alanın içinde kontrolsüz şekilde var olmaya çalışıyor. Sosyal medyada yapılan paylaşımlara baktığımızda, ahlaki değerlerin hiçe sayıldığı, saygı sınırlarının aşıldığı ve bilinçsiz bir dilin hâkim olduğu açıkça görülüyor. Çünkü çocuk, neyin doğru neyin yanlış olduğunu çoğu zaman bilmiyor.
Unutulmaması gereken gerçek şu: “Bir toplumu ayakta tutan en önemli değer ahlaktır.” Eğer bu değer zayıflarsa, geleceğe dair umutlar da zayıflar. Aile içinde yeterli eğitim ve terbiye verilemeyen çocukların, sosyal medyada sağlıklı bir duruş sergilemesini beklemek ise gerçekçi değildir.
Bugün çocuklar sosyal medya sayesinde her türlü insanla iletişim kurabiliyor, kolayca etkilenebiliyor ve zamanla “kendi kimliğinden uzaklaşarak başka birine dönüşebiliyor.” Bu da ciddi bir toplumsal risk oluşturuyor.
Üstelik sorun sadece sosyal medya ile sınırlı değil. Televizyonlarda yayımlanan içeriklere baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. Kavga, şiddet, çarpık ilişkiler ve “ağza alınmayacak ifadeler” çocukların gözünün önünde normalleşiyor. Bu görüntüler fark edilmeden bilinçaltına yerleşiyor ve ilerleyen yaşlarda davranış olarak geri dönüyor.
Bu noktada yapılması gerekenler net:
Belirli yaş gruplarına sosyal medya sınırı getirilmeli, çocuklara alternatif ve eğitici alanlar sunulmalı, aileler ve okullar bu konuda bilinçlendirilmelidir.
Çünkü bu mesele sadece bir teknoloji meselesi değil; doğrudan bir gelecek meselesidir.
Son söz şu olmalı:
“Kontrolsüz özgürlük, özgürlük değil; toplumsal bir risktir.”
***
ÇIĞ ALTINDA KALAN SADECE KAR DEĞİL, EMEK
Karlar erimeye başladı…Dağlardan gelen haberler iç açıcı değil. Bir yanda çığ, diğer yanda doğanın sert yüzü… Özellikle Tonya, Maçka ve Çaykara’nın yüksek köylerinde yaşayan insanlar için hayat her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.
Son olarak Çaykara’nın Seyrantepe köyünde yaşanan çığ, aslında tehlikenin ne kadar yakın olduğunu bir kez daha hatırlattı. Ama mesele sadece bir çığ haberi değil… Mesele, o dağlarda yaşamaya çalışan insanların sessiz mücadelesi.
Yörede hayvancılıkla uğraşan Soner Sevinç’in sözleri durumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor:
“Yayla göçleri henüz başlamadı. Balcılar ve yerleşik hayvancılık yapanlar hâlâ köylerde. Özellikle kovancılıkla uğraşanların karşısındaki ayı tehdidine şimdi bir de karların erimesiyle çığ tehlikesi eklendi.”
Düşünün…
Bir yanda ayı tehdidi, diğer yanda tepeden inen kar kütleleri… İnsanlar üretmeye çalışıyor ama doğa adeta “dur” diyor.
Yetmiyor…
Denizde avlanma yasağı başlıyor. Balıkçı zaten zor durumda. Alabalık üreticisi ise ayakta kalabilmek için üretimi artırma derdinde. Ama hangi şartlarda?
Soner Sevinç’in şu cümlesi aslında her şeyi özetliyor:
“Canımızı kurtarsak da üreticinin zararı büyük.”
İşte tam da burası önemli…
Bu insanlar sadece kendi hayatlarını değil, aynı zamanda bu ülkenin üretimini sırtlıyor. Ama gelin görün ki destekler yetersiz, maliyetler yüksek, risk ise her zamankinden fazla.
Mazot desteği var deniyor, dekar desteği veriliyor deniyor… Ama sahaya baktığınızda tablo farklı.
“Destek var ama üretimi ayağa kaldıracak güç yok.”
Köyler boşalırsa, üretim biterse…
Yarın soframıza gelen bal da azalır, balık da.
O yüzden mesele sadece bir çığ değil.
Sadece bir ayı tehdidi de değil.
Mesele çok daha büyük:
“Kırsalda üretimin ayakta kalma mücadelesi.”
Eğer bugün bu insanlara sahip çıkılmazsa, yarın o dağlarda ne balcı kalır ne hayvancı…
Ve belki de en acısı, o topraklarda üretim tamamen susar.
***
AKÇAABAT–DÜZKÖY YOLUNDA SABIR SINAVIAkçaabat ile Düzköy yolunu bağlayan ana arter üzerinde yürütülen yol genişletme çalışmaları artık son aşamaya gelmiş durumda. Ancak işin en zor kısmı sanki şimdi başlıyor… Çünkü havaların genellikle yağışlı seyretmesi, özellikle son etapta ekiplerin işini ciddi anlamda zorlaştırıyor.
Gerek Akçaabat–Düzköy hattı, gerekse Düzköy–Akçaabat istikametinde trafik özellikle öğle ve akşam saatlerinde adeta kilitleniyor. Zaman zaman oluşan araç kuyrukları 4-5 kilometreyi buluyor. Bölge halkı için bu durum artık günlük hayatın bir parçası haline gelmiş durumda.
Yolda bekleyen, işine gitmeye çalışan, evine dönmeye çalışan vatandaşlar sabırla süreci takip ediyor. Ancak tepkiler de giderek artıyor. Bölgedeki çevre esnafı yaşanan sıkıntıyı şöyle dile getiriyor:
“Görevliler özveriyle çalışsa da inşaat süresince geçiş yolları hiç güzel ayarlanmadı. Bu yüzden karanlık havalarda ve yağışlı günlerde adeta yol arıyoruz. Düzköy hattında ciddi bir çalışma gerçekleştirildi ama son bölüm bir türlü bitmiyor. Normal zamanlarda da iki ilçe arasında bu kadar uzun araç kuyrukları olmamalı. Mağdur olan çok insan var.”
Aslında bu cümleler, sahadaki genel hissiyatı özetliyor. Yapılan iş büyük, emek var, çaba var… Ama günlük yaşamın içinde aksayan noktalar da yok değil.
Bir gerçek daha var ki; altyapı çalışmaları her zaman kolay ilerlemiyor. Hele ki hava şartları da olumsuzsa, süreç daha da uzuyor.
Tam da bu noktada tabloyu en net haliyle şu cümle özetliyor:
“Her şeyin sonu zor geçer.”
Yine de beklenti net…
Çalışmaların bir an önce tamamlanması ve yıllardır kullanılan bu güzergâhın artık daha akıcı, daha güvenli hale gelmesi.
Şimdilik geriye kalan ise sabır…
Hem ekiplerin, hem de her gün o yolu kullanan vatandaşların sabrı...









