Ancak gelin görün ki işin dengesi zaman zaman kaçıyor.
Radar uygulamaları elbette caydırıcı bir önlemdir; doğru kullanıldığında can kurtarır, kimse inkâr edemez. Ama ne zaman ki bu radarlar, güvenliği sağlamak için değil de adeta "ceza kesmek için pusu kurulan tuzaklara" dönüşür, işte o zaman mesele başka bir hal alır. Sürücülerin gözü sürekli hız göstergesinde, kafası acaba bu virajın arkasında radar var mı kaygısında olursa, asıl dikkat etmesi gereken şeye, yani yola ve güvenli sürüşe odaklanması zorlaşır. Hele hele makul olmayan hız sınırlarıyla sabrı taşan sürücüler, trafik stresine bir de haksızlığa uğrama duygusunu ekleyince, bayram neşesi yerini gerginliğe bırakır.
Oysa çözüm karmaşık değil: Hız sınırları makul olmalı, radarlar açık ve şeffaf şekilde konumlandırılmalı. Denetimler cezalandırmaya değil, bilinç kazandırmaya yönelik olmalı. Vatandaş, devletin kendisini gözettiğini, ama fırsat kollamadığını hissetmeli.
Bugün gururla kullandığımız otoyollar, bölünmüş yollar, viyadükler gerçekten büyük yatırımlar. Evet, bu ülke artık yol yapmayı biliyor, bunu da hakkıyla yapıyor. Ama yollarla birlikte güvenli ulaşım kültürünü de inşa etmeliyiz. Yoksa en güzel yollar bile, sevdiklerimize sağ salim ulaşamadıktan sonra neye yarar?
Bu bayram, hep birlikte hem kurallara uyalım hem de yapılan denetimlerin adil, ölçülü olmasını talep edelim. Çünkü güvenlik ancak adaletle birlikte anlam kazanır.
Güvenli ve huzurlu bir bayram hepimizin hakkı.
***
SUYU ÇEKTİLER, HESABI UNUTTULAR!Trabzon’u vuran selin üzerinden günler geçti. Seller sularını çekti belki ama geride bıraktığı izler hâlâ çok taze. Su, sadece sokakları, yolları, köprüleri yıkmadı… Güveni, adaleti, sorumluluk duygusunu da beraberinde alıp götürdü sanki.Evet, temizlik hızla yapıldı. Caddeler yıkandı, molozlar kaldırıldı, kameralara birkaç “çalışkanlık” görüntüsü verildi. Ama kimse dönüp de şu soruyu sormadı – ya da sordu da cevabını bulamadı:
“Bu afet neden yaşandı?”
Klasik bir refleksle yine “çok yağmur yağdı” denip geçildi. Oysa asıl mesele tam da burada başlıyor. Çünkü “çok yağmur” yağması, bir doğa olayıdır. Ama “bu kadar yağmurda yolların çökmesi”, “yeni yapılmış altyapıların iflas etmesi”, “binaların sular altında kalması”... bunlar sadece yağmurla açıklanamaz.
Bir de şu var: Vatandaşa yapılan “20 bin TL yardım” ile övünülüyor. Milyonluk zarar görmüş insanlar, bu parayla ne yapabilir? Beyaz eşyasını mı alsın, evinin tadilatını mı yaptırsın, aracını mı onarsın? Bu para bir jest değil, neredeyse bir “lütuf” gibi sunuluyor. Oysa devletin görevi, zarar gören vatandaşın yanında olmak; hakkını teslim etmek. Yardım değil, tazmin gerekir.
Üstelik ortada cevapsız çok soru var:
Yeni yapılan yollar nasıl bu kadar çabuk yıkıldı?
Altyapı projeleri neden bu kadar dayanıksız çıktı?
Kamu parasıyla yapılan bu işlerde denetim var mıydı?
Vardıysa, nasıl gözden kaçtı? Yoksa, neden yoktu?
Tüm bu sorular cevapsız. Ve işin en can alıcı noktası da bu:
“Bu işin faturası kime kesilecek?”
Her afetten sonra aynı senaryo yaşanıyor: Vatandaş zarar görüyor, birkaç gün medyada konuşuluyor, ardından unutuluyor. Hiçbir müteahhit hesap vermiyor, hiçbir belediye başkanı kamuoyuna açıklama yapmıyor, hiçbir denetçi istifaya zorlanmıyor.
Ama vatandaş? O, zararını kendi cebinden ödüyor. Yani bedeli yine gariban, yine halk ödüyor.
Gerçek bir hesap sormadan, gerçek bir sorumluluk duygusu olmadan bu döngü kırılmaz. Herkesin eli cebine gitmeli ama önce sorumluluğu olanların eli gitmeli. Kim imza attıysa, kim “olur” verdiyse, kim ihmal ettiyse, bu zararın bedelini o ödemeli. Yoksa Trabzon’dan sonra sırada başka şehirler olur. Ve biz bu yazıyı, başka şehirlerin adıyla bir kez daha kaleme alırız.
Ama sorumlular hâlâ susarsa…
Sel gider, kum kalmaz.
Güven de kalmaz.
***
TRABZON ÜNİVERSİTESİ ALARM VERİYORÜniversite denince akla gelen ilk şey gençlerin bilgiyle donanıp, geleceğe hazırlandığı yerlerdir. Ama Trabzon Üniversitesi’ne bakınca insanın aklına “Acaba burada gerçekten o eğitim kalitesi var mı?” sorusu takılıyor. Geçtiğimiz günlerde Üniversite Araştırma Laboratuvarı’nın 2024 memnuniyet araştırması açıklandı. 200 üniversite arasında Trabzon Üniversitesi, 164. sırada ve en düşük not olan FF’i kapmış. Devlet üniversiteleri arasında da 105. sırada yer alması, “Bir şeyler yanlış gidiyor” demekten başka çare bırakmıyor.Öğrencilerin memnuniyetini ölçen sayısız kategoride ne yazık ki “sonlarda”yız. Öğrenim deneyiminden tutun da kampüs hayatının tatmin ediciliğine, akademik destekten yönetim memnuniyetine kadar hepsi ciddi eksiklikler barındırıyor. Yönetim memnuniyetinde 197. sırada olmak, açık konuşmak gerekirse, “yönetim dediğin böyle olmaz” demek için yeterli bir veri.
Kampüsün fiziki şartları, sosyal aktivitelerin kısıtlılığı, öğrencilerin kendini ifade edememesi… Bunlar küçük detaylar değil; üniversite hayatının temel taşları. Ama ne yazık ki Trabzon Üniversitesi’nde bu taşlar ya eksik ya da kırık. Yönetimden ne şeffaflık var ne de sağlıklı iletişim. Sorunları gizleyip üstünü kapatma alışkanlığı devam ettiği sürece, bir yere varmak mümkün değil.
Burada yönetimin ciddi bir uyanışa ihtiyacı var. Akademisyenlerle, öğrencilerle arayı düzeltmekten, çağın gerektirdiği eğitim kalitesini yakalamaya kadar atılması gereken adımlar çok açık. Aksi halde, bölgesel bir üniversite olmanın ötesine geçmek hayal gibi kalır. Kimse “Trabzon Üniversitesi mi? Valla bizde durum böyle” diye alay konusu olmak istemez.
Özetle; Trabzon Üniversitesi’nin şu anki yönetim anlayışı, ne yazık ki akademik ve sosyal anlamda beklentileri karşılayamıyor. Bu tablo, sadece gençlerimizin değil, bölgenin de geleceğini olumsuz etkiliyor. Zaman kaybetmeden köklü değişikliklere gitmek ve bu değişikliği samimiyetle hayata geçirmek şart. Yoksa, “umarız düzelir” demekle iş bitmiyor; yapılması gereken işin gereğini yapmak.
***
TRABZON’A DAHA FAZLA ZAMAN AYIRMALIİYİ Parti Trabzon Milletvekili Yavuz Aydın, uzun süredir siyasette önemli bir rol oynuyor. Ankara’da gösterdiği performans, partinin genel gündeminde aktif olması ve özellikle adalet, hukuk konularındaki net duruşu takdire değer. Özellikle yaşanan gelişmeler ve hukuksuzluklar üzerine cesurca yaptığı açıklamalar, onun kararlı ve cesur bir siyasetçi olduğunu gösteriyor.Aynı zamanda, Yavuz Aydın’ın enerjisi ve mücadele azmi, İYİ Parti’nin Türkiye genelindeki yükselişinde önemli bir katkı sağlıyor. Özellikle zor konularda çekinmeden fikirlerini ortaya koyması, partisi içinde saygınlığını artırıyor.
Ancak, Trabzon özelinde bakıldığında, Yavuz Aydın’ın şehre ve il teşkilatına yeterince vakit ayıramadığı gerçeği de göz ardı edilemez. Bayramlaşma programında gördüğümüz kalabalık, onun Trabzon’da ne kadar beklenen bir isim olduğunu gösterirken, uzun süreli saha eksikliği maalesef partililer ve seçmen nezdinde bir mesafe yaratmış durumda.
Siyasetin özü, büyük şehirlerde yapılan konuşmalar kadar, memleketin sokaklarında, esnafında, vatandaşında da görünmek, onların dertlerini dinlemek ve çözüm üretmektir. Yavuz Aydın’ın sahip olduğu güç ve etkisini Trabzon’a daha çok yansıtması, hem İYİ Parti’nin hem de Trabzon’un yararına olacaktır.
Bir milletvekili olarak Ankara’daki yoğun tempoyu elbette anlıyoruz; ancak şehrinizin size ihtiyacı var. Bayramlaşma gibi özel günlerde değil, yıl boyunca düzenli olarak Trabzon’da olmanız, hem partililerle bağlarınızı güçlendirecek hem de halkın size olan güvenini artıracaktır.
Yavuz Aydın’ın cesur duruşunu ve siyasi mücadelesini takdir ediyoruz. Fakat Trabzon’u daha çok sahiplenmesi, daha çok zaman ayırması, bu enerjiyi yerelde de hissettirmesi gerekiyor. Böylece hem kendi siyaset yaşamı hem de İYİ Parti Trabzon’un geleceği daha parlak olacaktır.
Trabzon sizi bekliyor Sayın Aydın; bu heyecan ve kararlılığı ilimizde de sık sık görmek isteriz.









