24.07.2026 KILÇIK

KULÜPLERİN YENİ RAKİBİ EKONOMİ OLDU

Transfer sezonunun başlamasıyla birlikte futbol piyasası yeniden hareketlendi. Süper Lig'den Bölgesel Amatör Lig'e kadar herkes sahada. Ama görünen o ki bu sezonun en büyük transferi futbolcu değil, para olacak.

Süper Lig ekiplerinin önemli bir bölümü kadrolarını büyük ölçüde şekillendirdi. Alt liglerde ise tablo bambaşka. Hâlâ hangi yolu izleyeceğini kestiremeyen kulüpler var. Sebebi belli... Ekonomi.

Borç yükünün altında ezilen birçok kulüp, transfer yapmayı bir kenara bıraktı, önce ayakta kalmanın hesabını yapıyor. Öyle kulüpler var ki, yönetim oluşturmakta bile zorlanıyor. Başkan adayından çok, kulübü ayakta tutacak kaynak aranıyor.

Maddi gücü yerinde olanlar ise beklemiyor. İstedikleri futbolcuları tek tek kadrolarına katıyor. Parası olanla olmayan arasındaki makas, her geçen gün biraz daha açılıyor.

Bölgesel Amatör Lig'de de hareketlilik az değil. 3. Lig hedefi koyan kulüpler, teknik direktörlerini belirledi, transfer çalışmalarına başladı. Üstelik bu takımların önemli bir kısmı, yalnızca kendi liglerinden değil, profesyonel liglerden, hatta 2. Lig seviyesinden oyuncu alabilecek ekonomik güce sahip.

 Düşünün artık rekabetin geldiği noktayı...3. Lig'de zirve hesabı yapan ekipler de boş durmuyor. Onlar da kadrolarını büyük ölçüde 2. Lig tecrübesi bulunan futbolcularla güçlendirmeye çalışıyor.

Bir de madalyonun diğer yüzü var.

Türkiye Futbol Federasyonu'nun yaş kriteriyle ilgili uygulamaları, futbolcu piyasasının dengesini de değiştirmiş durumda. Bu kurala takılan birçok oyuncu ya 2. Lig'de çok daha düşük ücretlere forma giymeyi kabul ediyor, ya da Bölgesel Amatör Lig'de beklenenden çok daha yüksek rakamlarla anlaşma sağlıyor. İlginç bir tablo... Hem de düşündürücü.

Asıl sıkıntı ise amatör futbolun kapısını çalmış durumda.

Özellikle Trabzon'da kulüpler yeni sezon hazırlıklarını yaparken hesap kitap hiç olmadığı kadar ön plana çıkıyor. Bir amatör kulübün yıllık maliyetinin yaklaşık 2 milyon lirayı bulduğu konuşuluyor. Malzeme gideri, ulaşım, lisans ücretleri, deplasman masrafları derken faturanın ucu her geçen gün biraz daha kabarıyor.

"Bu yükün altına kim girecek?" İşte bugün kulüplerin en çok sorduğu soru bu...

Hatta kulislerde, bazı kulüplerin A Takımı ile lige katılıp katılmama konusunda ciddi tereddüt yaşadığı konuşuluyor. Çünkü sadece takım kurmak yetmiyor. Onu sezon sonuna kadar ayakta tutabilmek gerekiyor.

Kısacası...

Transfer dönemi başladı başlamasına da... Bu sezon sahadaki rekabet kadar, kasadaki rakamlar da konuşulacak gibi görünüyor. Futbol artık sadece yeşil sahada değil, kulüplerin muhasebe masasında da oynanıyor.

***

HERKES EĞLENİYOR, DOĞA BEDEL ÖDÜYOR

Önüne geçilemiyor bir türlü... Her yaz aynı görüntüler, aynı manzara. Yaylalar doluyor, şenlik alanları binlerce insanı ağırlıyor. Eğlence bitiyor ama geriye kalan tablo, ne doğaya ne de o eşsiz yaylalara yakışıyor.

Biz bu konuyu daha önce de yazdık. Değişen ne oldu? Açık söyleyelim; pek bir şey değişmedi. Her yıl aynı uyarılar yapılıyor, aynı çağrılar yineleniyor. Fakat sonuç değişmiyor, değişemiyor.

Yaylaya çıkan vatandaş gün boyu eğleniyor, horonunu oynuyor, mangalını yapıyor. Sonra da arkasına bile bakmadan dönüyor. Geriye ise çöp yığınları, plastik şişeler, yiyecek ambalajları ve doğaya bırakılmış onlarca atık kalıyor. Üzücü olan da tam burada başlıyor.

Belediyelerin de hakkını teslim etmek gerekiyor. Şenlik alanlarına konteynerler bırakılıyor, çöp kutuları artırılıyor. Ama ne fayda... Çöp kutusuna atılması gereken atıklar, çoğu zaman vatandaşın oturduğu yerde bırakılıyor. Sanki ertesi yıl o yaylaya bir daha hiç gidilmeyecekmiş gibi...

En büyük zararı ise sessiz canlılar görüyor. O alanlarda otlayan hayvanlar, cam kırıkları ve kesici atıklar nedeniyle zarar görüyor. Doğa ise her geçen gün biraz daha kirleniyor. Bunun adı yalnızca çevre kirliliği değil, aynı zamanda gelecek nesillere bırakılan kötü bir miras.

Piknik alanlarında da tablo farklı değil. Mangal yakılıyor, yemek yeniliyor. Ardından şişeler, kömür kalıntıları, plastikler ve ambalajlar olduğu gibi bırakılıyor. Sonra da o alan kirlendi diye başka bir piknik yerine gidiliyor. Kirlenen sadece bir nokta olmuyor; zamanla bütün doğa bundan nasibini alıyor.

İşin temelinde ise "toplumsal sorumluluk" eksikliği yatıyor. Ne yazık ki bu konuda istediğimiz noktada değiliz. Uyarılar tek başına yeterli olmuyor. Vicdanın devreye girmediği yerde başka yöntemleri konuşmak gerekiyor.

"Cezalar caydırıcı olmalı." Belki de artık en çok ihtiyaç duyulan cümle bu. Trafikte olduğu gibi çevreyi kirletenlere yönelik yaptırımlar da ağırlaştırılmalı. Kabahatler Kanunu kapsamında uygulanacak yüksek para cezaları, denetimlerle birlikte kararlılıkla hayata geçirilmeli.

Çünkü bazen bir kişiye kesilen ceza, bin kişiye verilen ders olur.

Yaylalar bizim. Ormanlar bizim. Piknik alanları da öyle... Kirletmek çok kolay, korumak ise emek istiyor. O emeği göstermek zorundayız. Aksi halde çocuklarımıza yemyeşil yaylalar değil, çöp yığınları arasında kaybolan bir doğa bırakacağız. Ve işte o zaman, kaybedenin hepimiz olduğunu anlamak için çok geç kalmış olacağız.

***

KİRLİLİĞİN SORUMLUSU HEP BAŞKASI MI?

Bu köşede zaman zaman vatandaşlardan gelen şikâyetlere yer veriyoruz. Bugünkü konu ise hemen herkesin her gün kullandığı ama nedense sahip çıkmayı pek beceremediği ortak yaşam alanları...

Özellikle de kamu kurumlarına ait tuvaletler ve lavabolar.

Şikâyet çok...

"Lavabolar kirli."

"Tuvaletler kullanılacak gibi değil."

"Hijyen yok."

Haklılar mı? Elbette haklı oldukları noktalar var. Ancak madalyonun bir de diğer yüzüne bakmak gerekiyor.

Çünkü bu alanları kirleten de uzaydan gelenler değil.

Yine biziz...

Toplumsal yaşam konusunda hâlâ aşamadığımız bazı alışkanlıklarımız var. En başında da "Bana ne, nasıl olsa biri temizler." anlayışı geliyor.

İşte asıl sorun tam da burada başlıyor.

Her şeyi devletten bekliyoruz.

Her şeyi belediyeden bekliyoruz.

Her şeyi kamu kurumlarından bekliyoruz.

Ama iş kullandığımız ortak alanları korumaya gelince aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz?

Ne yazık ki hayır.

Trabzon'da birçok kamu kurumunda vatandaşların ortak kullandığı lavabo ve tuvalet bulunuyor. Gün içerisinde yüzlerce, bazen binlerce kişi bu alanlardan faydalanıyor. Böyle bir yoğunlukta elbette temizlik personelinin işi kolay değil.

Bir düşünün...

Her kullanılan lavabonun başında bir görevli beklemesi mümkün mü?

Her tuvaletten çıkanın ardından anında temizlik yapılabilir mi?

Elbette yapılamaz.

İşte bu yüzden iş sadece belediyelere ya da kamu kurumlarına bırakılabilecek kadar basit değil.

Sorumluluk biraz da vatandaşta.

Çünkü herkes temiz kullanırsa...

Herkes kullandıktan sonra arkasını aynı özenle bırakırsa...

Hijyen kurallarına dikkat ederse...

Ne kötü görüntüler ortaya çıkar ne de bu kadar şikâyet duyulur.

İşin ilginç tarafı ise şu...

Lavaboyu kirleten de bazen aynı kişi oluyor, birkaç saat sonra dönüp "Burası neden bu kadar pis?" diye tepki gösteren de.

Oysa çözüm çok uzak değil.

Ortak kullanım alanları, aslında toplum olmanın en önemli sınavlarından biridir. Birbirimize gösterdiğimiz saygının da aynasıdır.

Temiz bırakılan bir lavabo, temiz bırakılan bir tuvalet...

Belki küçük bir davranış gibi görünüyor.

Ama arkasında büyük bir medeniyet anlayışı var.

Unutmamak gerekiyor...

"Temizlik sadece görevlinin işi değil, kullanan herkesin sorumluluğudur."

Bu bilinç oluşmadığı sürece...

Ne kadar personel görevlendirilirse görevlendirilsin...

Ne kadar temizlik yapılırsa yapılsın...

Aynı şikâyetleri konuşmaya devam ederiz.

***

ESNAF İLE TURİST NEDEN KARŞI KARŞIYA GELİYOR?

Trabzon yine dolu. Havaalanı hareketli, oteller hareketli, şehir hareketli... Özellikle Körfez ülkelerinden gelen turistler, yaz sezonunda kentin ekonomisine ciddi katkı sunuyor. Ama madalyonun görünmeyen bir yüzü var. Ve o yüz, giderek daha fazla endişe veriyor.

Bugünlerde en fazla konuşulan konulardan biri, turistlerle bazı esnaflar arasında yaşanan tartışmalar... Başlangıç noktası ise çoğu zaman aynı; fiyat ve iletişim.

Dil bilmeyen, yabancı müşteriye nasıl yaklaşacağını bilmeyen bazı esnaflar, turistin yaptığı fiyat itirazını kişisel mesele haline getiriyor. Birkaç cümleyle çözülebilecek konu, bir anda ağız dalaşına dönüşüyor. Yetmiyor, zaman zaman fiili kavgaya kadar uzanıyor. Olmaması gereken de tam olarak bu zaten.

İşin daha dikkat çekici tarafı ise turistlerin tavrı... Daha önce de defalarca dile getirildiği gibi, Trabzon'a gelen birçok yabancı misafir, herhangi bir olumsuzluk yaşadığında doğrudan emniyet güçlerine başvuruyor. Kendilerine daha önce verilen bilgilendirmeler doğrultusunda polisi arıyor, yardım talep ediyor. Bu vakaların sayısı da her geçen gün artıyor.

Peki neden?

Çünkü geçmişte yaşanan fahiş fiyat tartışmaları, bugün hâlâ etkisini sürdürüyor. Birkaç kişinin yaptığı yanlışın faturası, bugün bütün şehir tarafından ödeniyor. Güven kolay kazanılmıyor çünkü. Kaybedildiğinde ise yerine koymak yıllar alıyor.

Bir başka dikkat çeken ayrıntı daha var.

Bölgede yaşayan ve Arapça bilen Suriyeli ya da Afgan kökenli kişiler, zaman zaman Körfez ülkelerinden gelen turistlere tercümanlık yapıyor. Elbette bunda yanlış olan bir durum yok. Ancak kulağımıza gelen bazı iddialar var ki, üzerinde düşünmek gerekiyor.

İddiaya göre, bazı kişiler turistleri gereğinden fazla yönlendiriyor, yaşanan en küçük anlaşmazlığı büyütüyor ve esnafla turist arasındaki mesafenin daha da açılmasına neden oluyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo ise hiç iç açıcı değil.

Turist dükkâna girerken tedirgin...

Esnaf müşteriye yaklaşırken tedirgin...

Kimse kimseye güvenemiyor.

Markette... Benzin istasyonunda... Otelde... Restoranda... Kafede... Alışveriş merkezinde... Aynı gergin hava hissediliyor. Sanki herkes karşısındakinin kendisini kandıracağını düşünüyor. İşte asıl tehlike de burada başlıyor.

Güven duygusu kaybolursa, turizm sadece rakamlardan ibaret kalır.

Trabzon'un ihtiyacı daha fazla turistten önce, daha sağlam bir güven ortamı. Esnafın da turistin de birbirini anlamaya çalıştığı, iletişimin kavga yerine çözüm ürettiği bir anlayış...

Çünkü turizm sadece para kazanmak değildir.

İtibar kazanmaktır.

O itibarı kaybetmek ise, birkaç yanlış davranışla düşündüğümüzden çok daha kolay oluyor.