05.07.2026 KILÇIK

BOĞULMA VAKALARI NEDEN BİTMİYOR?

Havaların ısınmasıyla birlikte serinlemek isteyen vatandaşlar denize ve akarsulara yöneliyor. Ancak bu arayış kimi zaman boğulma tehlikesiyle, kimi zaman da can kaybıyla sonuçlanıyor. Yazın henüz başında olmamıza rağmen Türkiye’nin birçok noktasından boğulma haberleri gelmeye başladı. Dün de Trabzonlu iki hemşehrimiz, genç yaşta Bursa’daki İznik Gölü’nde hayatını kaybetti. Aynı tehlike Trabzon’da da kendini göstermeye başladı.

Boğulma vakalarının en önemli nedenlerinden biri, denizden kum çekilmesi sonucu sahil kesimlerinde oluşan ani derinlikler ve taban boşlukları. Dışarıdan sakin görünen deniz, birkaç adım sonra ölümcül hale gelebiliyor. Özellikle yüzme bilmeyenler ya da yüzme bilgisi sınırlı olanlar için bu alanlar büyük risk taşıyor. Dalgalı havalarda ve yasak dönemlerde denize girilmesi de tehlikeyi daha da artırıyor.

Bu nedenle vatandaşların yalnızca belediyeler ve valilikler tarafından belirlenen güvenli alanlarda denize girmesi gerekiyor. Kurumların uyarıları ve denetimleri elbette önemli ancak vatandaş da bu konuda sorumluluk almalı. Her yaz benzer acıların yaşanması, artık bu sorunun yalnızca bireysel dikkatsizlikle açıklanamayacağını gösteriyor.

Sahillerde oluşan bu tehlikeli yapının önüne geçilmesi şart. Denizden kum ve çakıl çekilmesi nedeniyle oluşan çukurlar kontrol altına alınmadığı sürece boğulma vakalarının önüne geçmek kolay olmayacak. Can kaybı yaşandıktan sonra yapılan uyarıların bir anlamı kalmıyor. Önemli olan, acı yaşanmadan önce önlem almak.

***

KARNE SEVİNCİ BİR CANIN DRAMINA DÖNÜŞMEMELİ

Türkiye’de yaz mevsimi geldiğinde sadece hava değişmiyor, insanların sorumluluk anlayışında da belirgin bir gevşeme yaşanıyor. Yıl boyunca okul, iş, soğuk hava, yağmur, çamur derken disiplinli bir düzen içinde hareket eden birçok kişi, yazın gelmesiyle birlikte daha rahat, daha kontrolsüz bir ruh haline bürünüyor. Ne yazık ki bu rahatlama, bazı konularda sorumlulukların da geri plana atılmasına neden oluyor.

Bu konulardan biri de çocuklara karne hediyesi olarak evcil hayvan alınması. Aileler, çocuklarının yıl boyunca gösterdiği emeği ödüllendirmek için bazen tatil, bazen bisiklet, tablet ya da telefon gibi hediyeler tercih ediyor. Ancak son yıllarda bir başka “ödül” daha öne çıkıyor: kedi, köpek ya da kuş. Oysa burada unutulan çok önemli bir gerçek var: Evcil hayvan bir hediye değil, uzun yıllar sürecek bir sorumluluktur.

Kuşlar bir yana bırakılırsa, kedi ve köpekler iyi bakıldığında 15-20 yıl yaşayabiliyor. Yani bir çocuğun anlık isteğiyle eve alınan hayvan, aslında ailenin önüne yıllarca sürecek bir bakım, ilgi ve sorumluluk süreci koyuyor. İşte asıl sorun da burada başlıyor. İlk günlerde büyük bir hevesle sahiplenilen hayvanlar, zamanla evin düzenini zorlayan bir unsur gibi görülmeye başlanıyor. Kedinin kumu, köpeğin tuvalet ihtiyacı, tüy dökmesi, salyası, evde oluşturduğu hareketlilik ya da kuşun yem saçması gibi gündelik durumlar, bir süre sonra bazı aileler için “katlanılmaz yük” haline geliyor.

Daha kötüsü ise şu: Çocuğun hevesi geçince, ailenin sabrı azalınca, o canlı bir anda istenmeyen hale geliyor. Ev ortamına alışmış, insanla yaşamaya adapte olmuş hayvanlar sokağa bırakılıyor. Sonrasında da ne yazık ki açlıkla, hastalıkla, korkuyla ve ölümle baş başa kalıyorlar. Bir çocuğu mutlu etmek için alınan canlı, birkaç ay sonra sokağın ortasında hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda bırakılıyor. İşte kabul edilemez olan tam da bu.

Elbette bir hayvana sahip çıkmak, ona yuva olmak son derece kıymetli bir davranıştır. Özellikle sokakta yaşayan bir canı sahiplenmek, ona güvenli bir hayat sunmak takdir edilmesi gereken bir tutumdur. Ancak bu karar, bir karne hediyesi mantığıyla, anlık hevesle ya da “çocuk çok istedi” diye verilmemeli. Çünkü hayvan sahiplenmek; mama vermekten ibaret değil, yıllarca sürecek maddi ve manevi sorumluluğu üstlenmek demektir.

Bugün sokaklarda gördüğümüz birçok terk edilmiş hayvanın arkasında işte bu düşüncesizlik var. Sonra belediyeler, valilikler, hayvan hakları dernekleri ve gönüllüler, insanların birkaç aylık hevesinin ortaya çıkardığı tabloyla uğraşmak zorunda kalıyor.

Bu yüzden ailelerin çocuklarına karne hediyesi seçerken çok daha dikkatli davranması gerekiyor. Canlılar, heves uğruna alınacak bir eşya değildir. Eğer bir hayvanın sorumluluğu gerçekten taşınmayacaksa, o kapı hiç açılmamalı. Çünkü sahiplenmek, bir anlık mutluluk değil; yıllar sürecek bir vicdan meselesidir.

Lütfen evcil hayvan sahiplenmeden önce bir kez değil, bin kez düşünün.

***

MUHALEFETİN PROTOKOL İSYANI HAKSIZ DEĞİL!

Trabzon’da zaman zaman protokol tartışmaları yaşanıyor. Özellikle valilik, belediye ve kamu kurumlarının düzenlediği programlarda, muhalefet partilerinin temsilcilerinin ya da belediye başkanlarının protokolde hak ettikleri şekilde yer bulamadığı yönünde eleştiriler yükseliyor. Bu itirazları yabana atmak mümkün değil.

Çünkü protokol meselesi, sadece oturma düzeninden ibaret değildir. Devlet ciddiyetini, kurumsal hafızayı ve kamu adabını ilgilendirir. Kimin hangi sırada oturacağı, kimin nasıl karşılanacağı ya da nasıl ağırlanacağı; günlük siyasi tercihlere göre değil, devletin yerleşmiş teamüllerine göre belirlenmelidir. Öyle olmalı. Bugün iktidarda olanın yarın muhalefete düşmeyeceğinin garantisi yok çünkü.

Trabzon’daki bazı programlarda, protokol sıralamasında daha geride olması gereken isimlerin ön plana çıkarıldığı görülüyor. İktidar partisinin il başkanı, kadın kolları ya da gençlik kolları yöneticileri öne alınırken; muhalefetteki siyasi parti temsilcilerinin, ilçe başkanlarının ya da belediye başkanlarının geri planda bırakıldığı yönünde bir rahatsızlık var. Dikkate alınmalı bu serzenişler. Çünkü burada mesele bir partinin gönlünü yapmak değil, kamusal bir düzeni korumaktır.

Yerel siyaset, merkezi siyasetten farklıdır. Aynı şehirde yaşarsınız, aynı sokakta selamlaşırsınız, aynı cenazede omuz omuza durursunuz. Dün aynı okulda okuduğunuz, aynı sofrada oturduğunuz biriyle bugün siyasette rakip olabilirsiniz. Doğaldır bu. Ama rekabet başka şeydir, yok saymak başka. Görüşler yarışmalı elbette; kurumların ciddiyeti zarar görmemeli ama.

Siyasette eleştiri olur, sert söz de olur. Fakat kamu organizasyonlarında kişisel hesaplarla hareket etmek, protokolü siyasi güç gösterisine çevirmek doğru değildir. Bir belediye başkanını, bir siyasi partinin il ya da ilçe yöneticisini görmezden gelmek; onu sıradan bir davetli gibi değerlendirmek, ne nezakete sığar ne de devlet geleneğine. Hele yerel siyasette hiç sığmaz.

Unutulmaması gereken bir gerçek var: Koltuklar kalıcı değil. Bugün gücü elinde tutan, yarın aynı yerde olmayabilir. Bu yüzden başkasına reva görülen her tavrın, bir gün dönüp dolaşıp aynı kapıyı çalabileceğini hesaba katmak gerekir. Güç sahiplerinin daha dikkatli olması gerekir hatta. Çünkü adalet duygusunu korumak da, kurumsal dengeyi gözetmek de en çok onların sorumluluğundadır.

Trabzon’da ihtiyaç duyulan şey çok açık aslında: Siyasi rekabetin nezaketi yok etmediği, kurumların kişilere göre eğilip bükülmediği bir anlayış. Protokol dediğimiz şey de tam olarak bunun parçasıdır. Siyaset yapılır, mücadele verilir, seçim kazanılır ya da kaybedilir. Ama devletin adabı günlük hesaplara kurban edilmez, edilmemeli.

Bu nedenle muhalefet partilerinin protokol konusundaki itirazlarını haklı buluyorum. Kamu kurumlarının da organizasyonlarda kişisel yakınlıklara ya da siyasi aidiyetlere göre değil, devletin yerleşik protokol düzenine göre hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mesele sadece kimin nereye oturduğu değil; devlete yakışanın ne olduğudur.

***

GERÇEK EMEKÇİLERE SELAM OLSUN!

Trabzon’da belediyelerin yükü mevsime göre değişse de hiç hafiflemiyor. Yaz-kış demeden çalışan birimler var; yol, su, park-bahçe ekipleri bunların başında geliyor. Yaz aylarında ise buna bir de yangın riski nedeniyle daha yoğun mesai yapan itfaiye ekipleri ekleniyor. Şehrin neresine giderseniz gidin, bir yol kenarında çalışan belediye işçisine, bir sokak arasında su arızasını gidermeye uğraşan ekiplere ya da asfalt serimi yapan emekçilere rastlamak mümkün.

Biz gölgede oturup çayımızı içerken, dondurmamızı yerken onlar güneşin altında mesai yapıyor. Kimi zaman kazma kürekle açılan çukurların içinde, kimi zaman asfaltın sıcağıyla boğuşarak, kimi zaman da gölgesiz bir alanda saatlerce ayakta kalarak… Kolay değil yaptıkları iş. “Görevleri bu, maaşlarını da bunun için alıyorlar” denebilir elbette. Doğrudur da. Ama işin bir de görünmeyen tarafı var. İnsanların yürümekte bile zorlandığı sıcak havada, saatlerce fiziksel güç harcayarak çalışmak öyle uzaktan göründüğü kadar basit değil.

Bir yanda şebeke arızasını gidermeye çalışan ekipler var, diğer yanda yol yapan, asfalt döken, kaldırım onaran, park düzenleyen çalışanlar… Ağaç diken, fidan sulayan, kenti güzelleştirmek için uğraşan insanlar da var. Şehrin düzenli görünmesinde, hayatın aksamadan devam etmesinde onların emeği büyük. Çoğu zaman fark edilmiyor belki ama o emeğin izi Trabzon’un her sokağında, her mahallesinde duruyor.

Elbette sadece belediye çalışanları değil; Türkiye’de birçok alanda insanlar zor şartlar altında görev yapıyor. Hastanede, okulda, atölyede, mutfakta, sokakta… Bu sıcakta döner ocağının başında saatlerce çalışan ustayı da, gün boyu direksiyon başında ekmek mücadelesi veren şoförü de düşünmek gerekir. Emek her yerde kıymetli. Alın teri her sektörde saygıyı hak ediyor.

Ama belediyelerde dikkat çeken ayrı bir tablo da var. Bir tarafta görevini hakkıyla yapan, sahada canla başla çalışan emekçiler bulunuyor; diğer tarafta ise makamın rahatlığına sığınıp mesaisini gerektiği gibi doldurmayan isimler olabiliyor. İşte tam da bu yüzden, gerçek emeği görünür kılmak gerekiyor. Çünkü bu şehrin yükünü taşıyanlar, çoğu zaman en az konuşan ama en çok çalışan insanlar oluyor.

Bu yazıyı da biraz bunun için kaleme aldık. Sıcak altında ter dökeni, arızaya koşanı, yangına müdahale edeni, yol açanı, ağaç dikeni unutmadığımızı söylemek için… İşini düzgün yapan, sorumluluğunu bilen, devletine, milletine ve görevine sahip çıkan tüm emekçilere selam olsun. İyi ki varlar.