Gazeteciler; etik değerler üzerine, kamuoyunu doğru bilgilendirme sorumluluğu taşıyan, topluma karşı hesap verebilir medya emekçileridir.
Fenomenler ise; popülist gündemlerin peşinden koşan, belli kitleleri etkisi altına alıp yönlendirmeye çalışan, etik, ahlak ve vicdan tanımayan, sadece günlük kazancının peşinde koşan isimlerdir.
Bu kesimin bir de sözde “medya” ayağı vardır.
Üç-beş olay görüntüsü çekip, ardından “Ben gazeteciyim” diyerek kendini topluma pazarlayan bu tiplerin tek inancı paradır.
Bunların ne meslek ahlakı vardır ne de kamu sorumluluğu…
Paranın kokusunu aldıkları anda, leş kargaları gibi hemen oraya üşüşürler.
Sonra da üç-beş bin takipçiye güvenip, millete ahkâm kesmeye kalkarlar.
O ahkâmı keserken, aslında kendi itibarlarını yerle bir ettiklerinin bile farkında değillerdir.
Trabzon’da bunun sayısız örneği vardır.
Bir tarafta; onlarca personel çalıştıran, vergisini ödeyen, sorumlu ve ilkeli yayıncılık yapan medya kuruluşları…
Diğer tarafta ise; paranın kölesi olmuş, pazar, manav, sokak, cadde demeden gün boyu video çekip topluma akıl vermeye çalışan sözde fenomenler…
İki kelimeyi bir araya getirip düzgün konuşamayan, kıt Türkçeleriyle millete yön vermeye çalışan bu zavallılar, ne yazık ki kendilerini “medya” sanıyor.
Oysa gerçek çok nettir:
Gazetecilik;
emek, bilgi, ahlak ve cesaret işidir.
Fenomenlik ise;
reklam, şov ve para işidir.
Bu ikisini birbirine karıştırmak, en hafif tabirle toplumun aklıyla alay etmektir.
Bu yazıyı yazmamızın tek nedeni şudur:
Kamuoyunun bu soytarılara karşı uyanık olması, kimin gazeteci, kimin fırsatçı olduğunu iyi ayırt etmesidir.
Çünkü gerçek gazetecilik,
takipçi sayısıyla değil, duruşla ölçülür.
***
GÖNÜLLÜLÜK MASALIYLA KİMİ KANDIRIYORSUNUZ?
Geçtiğimiz hafta sonu Uzungöl’de düzenlenen Kış Festivali, tüm eksiklerine rağmen bölge adına önemli ve değerli bir organizasyondu. Katılım yoğundu, insanlar eğlendi, güldü, moral buldu. Ortaya çıkan tablo, emek verenlerin hakkını teslim etmeyi gerektiriyor.
Biz de bu köşede her zaman yaptığımız gibi, iyi olanı alkışladık, eksik olanı eleştirdik. Çünkü gazeteciliğin özü budur. Amacımız kimseyi yıpratmak değil; yapılan işlerin daha da iyi hale gelmesini sağlamaktır.
Ancak ne olduysa, eleştiri yapılınca bazı çevreler hemen savunma pozisyonuna geçti.
“Reklam verilmedi”,
“Basın destek olmadı”,
“Para kazanamadık”…
Peki soruyoruz:
Bu nasıl bir ucuz savunmadır?
Yıllardır Uzungöl’ün sorunlarını gündeme taşıyan, altyapısından turizmine kadar her sıkıntısını kamuoyuna duyuran basın kuruluşlarına “çıkar peşinde koşuyorlar” imasında bulunmak, düpedüz iftiradır, saygısızlıktır, nankörlüktür.
Bir de işin “gönüllülük” masalı var…
Diyorlar ki:
“Biz bu işi gönüllü yaptık.”
Gerçekten mi?
O zaman soralım:
Uzungöl’deki işletmeler de gönüllü mü çalıştı?
Oteller ücretsiz mi konaklattı?
Restoranlar bedava mı yemek verdi?
Hayır.
Herkes parasını aldı.
Kazanan kazandı.
Kasa doldu.
Ama iş eleştiriye gelince birden herkes “gönüllü kahraman” oldu.
Ne güzel dünya!
Arka planda parayı toplayanlar sessiz,
En çok bağıranlar ise işin vitrinindekiler…
Kazanç varken sorun yok.
Eleştiri gelince kıyamet kopuyor.
Bu mudur samimiyet?
Bir de organizasyon komitesi meselesi var…
Madem bu işi ciddiyetle yaptınız,
Madem profesyonel bir organizasyon kurdunuz,
Neden basın kuruluşlarını ziyaret etmediniz?
Neden destek istemediniz?
Neden birlikte hareket etmediniz?
Bizim kapımız mı kapalıydı?
Hayır.
Bize bir talep gelseydi,
Bir davet yapılsaydı,
Bir iş birliği istenseydi,
Koşa koşa giderdik.
Karşılıksız da yapardık.
Görevimizi en iyi şekilde yerine getirirdik.
Ama ne yaptınız?
Yerinizden kalkmadınız.
3-5 sosyal medya fenomenine bel bağladınız.
“Bunlar yeter” dediniz.
Sonra da dönüp basını suçladınız.
Bu, beceriksizliğin üstünü başkalarına suç atarak örtme çabasından başka bir şey değildir.
Gazetecinin görevi nedir?
Alkışlamak mı?
Susmak mı?
Görmezden gelmek mi?
Hayır.
Gazetecinin görevi;
Doğruyu yazmak,
Yanlışı göstermek,
Eksikleri dile getirmektir.
Eleştiriyi parayla, reklamla, menfaatle ilişkilendirmek ise ahlaki çöküştür.
Bu, mesleğe de, emeğe de hakarettir.
“Reklam vermedik” diyorsunuz.
Peki soralım:
Yıl boyunca sizin haberlerinizi yapan,
Sorunlarınızı gündeme taşıyan,
Size destek veren basın kuruluşları için bir bütçe oluşturdunuz mu?
Hayır.
“Gelin gönüllü olun” dediniz mi?
Hayır.
Hiçbir şey yapmadınız.
Sonra dönüp “Neden destek olmadılar?” diyorsunuz.
Bu nasıl bir çelişkidir?
Şunu da açıkça söyleyelim:
Madem her şeyi fenomenlerle yürütüyorsunuz,
Madem onları tercih ediyorsunuz,
Bundan sonra Uzungöl’ün sorunlarını da onlara anlatın.
Yolları onlar yaptırsın.
Altyapıyı onlar düzeltsin.
Çevre sorunlarını onlar çözsün.
Biz de kenardan izleyelim.
Olur mu?
Olmaz.
Çünkü bu şehir, bu bölge, bu turizm değeri;
şova, popülizme ve günübirlik hesaplara kurban edilemez.
Son sözümüz şudur:
Uzungöl Festivali kötü değildi.
Aksine, iyi düşünülmüş bir organizasyondu.
Eksikleri vardı.
Biz de onları yazdık.
Amacımız yıkmak değil,
Daha iyisini inşa etmektir.
Ama eleştiriyi düşmanlık,
Uyarıyı iftira,
Gazeteciliği rant olarak gören zihniyetle de mücadele etmek boynumuzun borcudur.
Kimse kusura bakmasın.
Bu kalem susmaz.
Bu gerçekler yazılmaya devam eder.
Kahır duyanlar varsa,
Önce aynaya baksın.
***
REYTİNG UĞRUNA BİR NESİL HARCANIYOR!
Artık görmezden gelinemeyecek bir gerçek var:Türkiye’de televizyon ekranları, toplumun ahlakını adım adım aşındıran bir çöplüğe dönüşmüş durumda.
Her akşam milyonlarca insanın izlediği dizilerde aynı senaryo dönüp duruyor:
“Gerçek anne-baba başka çıkıyor”,
“Gizli ilişkiler normalleştiriliyor”,
“Aldatma sıradanlaştırılıyor”,
“Aile bağları değersizleştiriliyor”…
Ve bütün bunlar, “reyting” uğruna milletin gözüne sokuluyor.
Bugün artık aile kavramı, senaryolarda bir yük gibi gösteriliyor.
Anne-babaya saygı, “eski kafalılık” diye aşağılanıyor.
Edep, haya, ölçü ise “geri kalmışlık” olarak sunuluyor.
Soruyorum size:
Bu mudur bizim kültürümüz?
Bu mudur bizi ayakta tutan değerler?
Dizilerde çocuk, anne-babasıyla laubali konuşuyor.
Eşler birbirini aldatıyor.
Boşanma, marketten ekmek almak kadar sıradan gösteriliyor.
Evlilik, geçici bir heves gibi sunuluyor.
Ve sonra toplumda aileler dağılıyor, yuvalar yıkılıyor, çocuklar savruluyor…
Kimse de dönüp “Biz nerede yanlış yaptık?” demiyor.
Oysa diziler sadece eğlence değildir.
Diziler zihin inşa eder.
Diziler ahlak öğretir.
Diziler hayat tarzı dayatır.
Bugün ekranda gördüğünü yarın hayatına taşıyan bir nesil yetişiyor.
Üstelik mesele sadece dizilerle de sınırlı değil…
“Gelin-kaynana kavgaları”,
“Bağırış çağırışlı yarışmalar”,
“Dedikodu üzerine kurulu programlar”,
“Ahlaksızlığı prim yapan formatlar”…
Hepsi aynı amaca hizmet ediyor:
Toplumu seviyesizliğe alıştırmak.
Bunun karşısında ne var?
Türk Halk Müziği nerede?
Türk Sanat Müziği nerede?
Kültür programları nerede?
Değerlerimizi anlatan yapımlar nerede?
Yok.
Çünkü reyting getirmiyor!
Bugün çocuklar televizyon karşısında büyüyor.
Anne-babaya saygısızlığı izleyerek öğreniyor.
Aldatmayı izleyerek normal görüyor.
Kavgayı izleyerek çözüm sanıyor.
Sonra aileler şaşırıyor:
“Bizim çocuk neden böyle oldu?”
Çünkü siz onu ekranlara emanet ettiniz.
Her programı masum sandınız.
Her diziyi “zararsız” gördünüz.
Ama o ekran, çocuğun beynine sessizce mesajlar kazıdı.
Bugün anne babasına bağıran bir genç, tesadüf değildir.
Bugün ailesine sırtını dönen bir çocuk, sebepsiz değildir.
Bugün değerlerini kaybeden bir toplum, durup dururken çözülmemiştir.
Bu bir planlı çöküştür.
Artık açık konuşmak zorundayız:
Bu gidişat tehlikelidir.
Bu yayın anlayışı topluma zarar vermektedir.
Bu yozlaşma geleceğimizi tehdit etmektedir.
Devletin bu konuda seyirci kalma lüksü yoktur.
Televizyon yayıncılığına ciddi bir disiplin getirilmelidir.
Ahlaki sınırlar net çizilmelidir.
Toplumu bozan yapımlara dur denmelidir.
Çünkü mesele sadece televizyon değildir.
Mesele, yarının Türkiye’sidir.
Bugün ekranlarda çürüyen değerler,
yarın sokakta karşımıza çıkacaktır.
Bugün alkışlanan ahlaksızlık,
yarın hayatımızı zehir edecektir.
Ve eğer şimdi susarsak…
Yarın konuşacak bir toplum bulamayacağız.
***
TRABZON FUTBOLU SESSİZCE ÖLÜYOR!
Kavakmeydanı’ndaki Yavuz Selim Sahası yıkıldığı gün, aslında sadece bir spor tesisi değil, Trabzon futbolunun kalbi sökülüp atıldı. O günden sonra şehirde futbol gerilemedi, çöktü.
Yavuz Selim Sahası; ulaşımı kolaydı, merkeziydi, yaşayan bir mekândı. İnsanlar tek dolmuşla, hatta yürüyerek maça gelirdi. Valilikten, hastaneden, okuldan çıkan vatandaş soluğu burada alırdı. Bir maç izler, moral bulur, umutla evine dönerdi.
O saha, sadece beton ve çimden ibaret değildi.
O saha, umut demekti, gelecek demekti, Trabzon’un ruhuydu.
Bugün ne oldu?
Saha Akyazı’ya taşındı.
Ulaşım çileye döndü.
Üç dolmuşla gidiliyor, üç dolmuşla dönülüyor.
Bir maç izlemek artık lüks hâline geldi.
Bir çocuğun futbol hayali, yol parasına yeniliyor!
Aileler çocuklarını futbol okullarına yazdırıyor, birkaç ay sonra masraflara dayanamayıp geri çekiyor. Gençler sahalardan değil, hayallerinden koparılıyor.
Trabzon, kendi evlatlarını futboldan uzaklaştırıyor!
Yetkililer hâlâ anlamıyor mu?
Sorun saha yapmak değil.
Sorun doğru yere, doğru sahayı yapmak.
Kavakmeydanı’na yapılacak bir saha, sıradan bir tesis olamaz.
Orası nizami, profesyonel, yaşayan bir futbol merkezi olmak zorundadır.
Aksi hâlde yapılacak her beton yığını,
sadece bir göstermelik projedir.
Bugün Trabzon futbolu eriyor.
Bugün Trabzon futbolu kan kaybediyor.
Bugün Trabzon futbolu başka şehirlere teslim ediliyor.
Sessiz kalırsak, yarın konuşacak bir futbolumuz kalmayacak!
Gerçek şu ki:
Trabzon futbolunun kurtuluşu tek bir noktadadır:
Yavuz Selim Sahası’nın eski yerinde, eski ruhuyla yeniden doğması.
Başka hiçbir proje,
başka hiçbir yatırım,
başka hiçbir vaat
bunun yerini tutamaz.
Artık oyalama zamanı bitmiştir.
Yetkililer ya bu şehrin futboluna sahip çıkacak,
ya da tarih önünde bu çöküşün sorumlusu olarak anılacaktır.
Trabzon susmamalı.
Spor camiası susmamalı.
Aileler susmamalı.
Çünkü bu mesele bir saha meselesi değil,
bir şehrin geleceği meselesidir.






