İÇİMİZE İŞLEYEN MUHTEŞEM GECE
Yazının başına oturduğumda hâlâ o akşamın duygusu üzerimdeydi. Bir konser izlemeye değil, bir hatırayı yaşamaya, bir özlemi paylaşmaya gitmiş gibiydim.
“Nazım’dan Kazım’a bir Volkan’dır Karadeniz” gecesi, sadece bir sanat organizasyonu değildi; yüreklerde yankı bulan, gözleri dolu dolu yapan bir geceydi.
Ortahisar Belediyesi’nin büyük bir incelikle ev sahipliği yaptığı bu özel etkinlikte; şiir, müzik ve hüzün el ele tutuştu.
Belediye Başkanı Ahmet Kaya’nın öncülüğünde, Özel Kalem Müdürü Temel Eyüboğlu’nun detaylarına kadar titizlikle organize ettiği bu gece, sanatın olduğu kadar vefanın da gecesiydi.
Sahnedeydi Sunay Akın. Her zamanki gibi zarif, duyarlı ve kelimeleriyle yüreklerimize dokunan bir hali vardı.
Yanında kemençesiyle Selim Bölükbaşı… Sanki sesiyle değil, içinden gelen o derin sızıyla konuşuyordu.
“Sanat etkinliği olarak mükemmeldi ama duygusal olarak çok zor bir geceydi,” dedi Sunay Akın. Haklıydı. Volkan Konak’ın ani vedası, Kazım Koyuncu’nun erken gidişi... Sahne, sadece spot ışıklarıyla değil, anılarla da aydınlıktı o gece.
Mikrofonlar, kablolar, sahne… Hepsi tanıdıktı ama bir eksiklik vardı: Volkan yoktu. Bu gerçeği hissetmek, sadece sahnedekiler için değil, izleyen herkes için de zordu.
“Nazım’dan Kazım’a” diye hayal edilmişti bu gece. Gönül isterdi ki, Volkan da sahnede olsaydı. Ama olmadı.
Hayat bazen izin vermiyor… Ve geriye sadece “keşke”lerle dolu geceler kalıyor.
Selim Bölükbaşı ise kalbini olduğu gibi açtı. Kazım Koyuncu’dan, Volkan Konak’tan öğrendiklerini anlattı.
“Ben kendimi hem çok şanslı hem de çok bahtsız hissediyorum,” dedi.
Bu ülkenin müzik hafızasında yer etmiş iki büyük isimle yol yürümek büyük bir ayrıcalık, ama aynı zamanda ağır bir sorumluluk.
“Volkan abiyi kaybettikten sonra her şeyi bırakmak istedim,” dedi Bölükbaşı.
“Ama sonra anladım ki, onları yaşatmanın yolu, şarkılarını yaşatmaktan geçiyor.”
İşte sanatın gücü tam da burada devreye giriyor. Kaybedilenleri anmak değil sadece mesele…
Onların duruşunu, hayallerini ve şarkılarını taşımak da bizim görevimiz.
Trabzon’un bu etkinliğe gösterdiği ilgi ise her şeyi anlatmaya yetti.
Belediyenin önü tıklım tıklım doluydu. İnsanlar susarak, dinleyerek, zaman zaman gözlerini silerek eşlik etti bu geceye.
Trabzon sadece futbolun değil, sanatın da şehri olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ve en önemlisi… Bu gece bize bir kez daha gösterdi ki,
sanat sadece eğlence değildir. Sanat, bir hafızadır. Sanat, bir borcun ödenme biçimidir.
Sanat, bazen bir vedadır; bazen de yeniden sarılmanın yoludur.
Teşekkürler Ahmet Kaya.
Teşekkürler Temel Eyüboğlu.
Teşekkürler bu geceye emeği geçen herkes.
Ve teşekkürler Trabzon halkı…
Sizinle aynı duyguyu paylaşmak büyük bir onurdu.
Geceden geriye kalan?
İçimizde bir sızı, kulağımızda bir ezgi, gönlümüzde ise kocaman bir vefa…
Sebat Gençlik Futbol Kulübü, bu yıl olağan genel kurul sürecine örnek olacak bir olgunlukla giriyor. Adaylık tartışmalarının yaşanmadığı, camianın tek isimde birleştiği bir tablo ortaya çıktı.
Temel Kazancıoğlu’nun adaylığı, tartışma yaratmadı. Aksine, kulübün içinden gelen, geçmişte görev almış bir ismin etrafında ortak bir karar oluştu. Bu, güçlü bir duruşun göstergesi.
Mevcut başkan Cemil Kalkışım’ın geri çekilme kararı, yeni bir dönemin kapısını açtı. Kazancıoğlu’nun ismi etrafında toplanan destek, kulüp içinde bir bölünme yaşanmadığını gösteriyor.
Yanında yer alan Atalay Armutçu da dikkat çeken bir başka isim. Bu birliktelik, sadece bir yönetim değişikliği değil; aynı zamanda kurumsal bir adım.
28 Haziran’da yapılacak genel kurulda kimse sürpriz beklemiyor. Çünkü karar çoktan verildi. Bu süreçte öne çıkan en önemli değer, tartışmasız "birlik" oldu.
Sebat Gençlik, geçmişin gerilimlerinden uzak, bugünün gereğini yerine getiriyor. Kulüp, iç uyumun sağlandığı, hedefe odaklı bir yönetime doğru ilerliyor.
Bu tabloyu büyütmeye gerek yok. Zaten değerli olan, sessiz ama sağlam atılan adımlardır.
***AHBAP-ÇAVUŞ DÜZENİ SONA ERİYORTrabzonspor’da yıllardır konuşulan ama bir türlü cesaret edilemeyen bir dönüşüm nihayet başlıyor. Bu, sadece bir “personel revizyonu” değil. Bu, Trabzonspor’un yıllar içinde kambur haline gelen hantallığından kurtulma çabasıdır.Yıllardır kulüp içinde sessizce süregelen bir düzen vardı: Her gelen yönetim, kendi kadrosunu getiriyor, öncekilerin bıraktığıyla da yoluna devam ediyordu. Emekliliği gelen kalıyor, işi biten kalıyor, katkısı olmayan da… Yeter ki "bizden" olsun. Ve işte bu alışkanlık, zamanla Trabzonspor’un damarlarında tıkanıklık yarattı.
Şimdi bu tablo değişiyor. Mevcut yönetim, adeta kulübün içine neşter vuruyor. Görev tanımı olmayan, üretmeyen, sadece aidat gibi maaş alan isimler yavaş yavaş sistem dışına alınıyor. “İkinci emekliliğini” yaşayan personeller için artık yolun sonu görünüyor. Kimse kusura bakmasın ama bu, geç kalınmış bir karar. Çünkü profesyonel futbol kulüpleri sosyal yardım kuruluşu değildir.
Özellikle altyapı tarafında yıllardır görev yapan ama artık miadını doldurmuş isimlerle de vedalaşılacak. Kulübe yıllarını vermiş olabilirler, bu bir vefa meselesidir; ama hiçbir vefa, liyakatin önüne geçmemeli. Çünkü bugün dünya kulüpleri altyapıyı bir futbol fabrikasına dönüştürürken, biz hâlâ “eski dostlara kıyamamak”la oyalanıyoruz.
Yönetimin yaklaşımı net: Kim kulübe katkı sunuyorsa kalacak, kim kulübü sadece maaş kapısı olarak görüyorsa yollar ayrılacak. Bu kadar basit. Bunun adına kıyım diyenler olabilir. Ancak esas kıyım, yıllarca nitelikli insanları dışarda bırakıp, "tanıdık kontenjanı" ile içeri alınanlardı.
Trabzonspor artık bu zinciri kırmak zorunda. Kurumsal hafızayı korurken, dinamizmi, yeniliği ve liyakati ön planda tutmak mecburiyetinde. Yoksa ne sportif başarı gelir, ne de ekonomik istikrar sağlanır.
Yıllarca konuşulup ötelenen bu temizlik, bugün belki bazıları için can acıtıcı olabilir. Ama bazen yeniden ayağa kalkmak için önce fazlalıklardan kurtulmak gerekir.
Trabzonspor eğer geleceğe yürümek istiyorsa, geçmişin prangalarını çözüp yoluna hafiflemiş devam etmelidir.
***TOPLU TAŞIMA MODASI GEÇTİ Mİ?Trabzon, küçük şehir olmanın nimetlerinden faydalanmak bir yana, özel araç kullanma konusunda adeta dünya şampiyonu olmuş durumda. Of’tan Beşikdüzü’ne ulaşmak bir saati bile bulmaz, Pelitli’den Beşirli’ye yol sadece çeyrek saat; yani ideal yürüyüş mesafesi. Ama ne yapıyoruz? İnsanlar ayaklarını yerden kesip arabanın pedalına yapışmayı tercih ediyor.Hadi diyelim haftasonu köye gidiyorsun, engelli ya da sağlık sorunun var, tamam, arabaya binmek doğal. Ama sahilde yürüyüş yapacak adam arabasını kapıp geliyor, meydandaki işi için belediye otobüsüne binmek varken, “arabam var, niye binmeyim ki?” modunda geziyor.
Otopark sorunu mu? Yok canım, bizim derdimiz otopark değil, “iki adım yürüyemem, üşenirim” zihniyeti.Şimdi otopark yapalım, denizi dolduralım, koca koca garajlar kuralım, ne değişecek? Adam arabanın direksiyonunu bırakmadıkça, yürümeyi bırakmadıkça bu şehirde trafik sorunu çözülmez. Hem ne gerek var zaten, arabanın içinde dur, biraz yürüme zahmetine girmeye ne gerek var?
Eğer Trabzon’u gerçekten rahat bir şehir yapmak istiyorsak, önce yürümekten korkmayan, toplu taşıma kullanmayı “araba”dan daha havalı gören bireyler yetiştirmeliyiz. Aksi takdirde, şehrin küçük olması neye yarar; arabaların esiri olup trafik çilesiyle yaşamaya devam ederiz.










