SARI-LACİVERT RENKLER KİMİN TERCİHİ?
Geçtiğimiz günlerde Moloz mevkiinde açılan Hanife Hatun Camii, mimarisi kadar renk tercihleriyle de gündeme oturdu. Ancak bu gündem ne estetik bir tartışmaya, ne de mimari bir başarı övgüsüne dayanıyor. Mesele, camide ağırlıklı olarak kullanılan sarı ve lacivert renklerin, Trabzon gibi bordo-maviye âşık bir şehirde hoş karşılanmaması.
Sarı ve lacivert, malumunuz Fenerbahçe’nin renkleri. Dolayısıyla caminin içine işlenen majör ve minör motiflerin bu renklerle bezenmiş olması, özellikle Trabzonspor taraftarları arasında rahatsızlık yarattı. Sosyal medyada bu renklerin camide "bilinçli" bir tercihle yer aldığına dair çeşitli yorumlar dönüyor. Trabzonspor gibi bir kulübün memleketinde, bir ibadethanenin Fenerbahçe renklerine bürünmesi ister istemez tepki çekiyor.
Renkler üzerinden bir cami tartışması yapmak ilk bakışta basit gelebilir. Fakat mesele aslında bundan çok daha derin. Bu şehirde, renkler sadece birer ton değil; kimliğin, aidiyetin, geçmişin ve hatta bazen sitemin ifadesi. Bordo-mavi’nin gölgesinde büyüyen bir şehirde sarı-lacivertle örülen desenler, sadece bir "estetik tercih" olarak görülmüyor.
Peki bu renkler neden tercih edildi?
Bir iddiaya göre, "kontrast sağlayan spektrum teknik renkler" çerçevesinde yapılan bilimsel bir yaklaşım söz konusu. Dış cephede kullanılan sırma ve yeşil tonlarıyla bütünleşmesi için sarı-lacivertin seçildiği öne sürülüyor. Fakat bu tür teknik açıklamalar, kent hafızasında ve toplumsal aidiyet duygusunda oluşan tepkiyi hafifletmiyor. Çünkü burada mesele sadece bilim değil, toplumun rengine dokunmak.
Aslında ülkemizde cami mimarisi ve iç dekorasyonu uzun yıllardır estetikten çok alışkanlıklar üzerinden ilerliyor. Bu örnekte, alışılmışın dışına çıkan renk kullanımı "yenilikçilik" olarak mı değerlendirilir, yoksa "duyarsızlık" olarak mı? Tartışma burada düğümleniyor.
Erdoğan Bayraktar’ın isminin bu projede geçmesi, kamuoyunun beklentisini de artırıyor. Şehre dair bu kadar hassas bir detayda, neden daha özenli bir yaklaşım sergilenmediği soruluyor. Caminin mimari danışmanları ya da uygulayıcıları bu tercihin gerekçesini kamuoyuna açıklar mı bilinmez, ama bir şey açık: Trabzon’da renk, sadece bir dekorasyon meselesi değil.
***
SERA DERESİ SUSKUN, GÖL KİRLİLİKLE BOĞUŞUYOR“İşleyen demir pas tutmaz; akan suda kir olmaz” der atalarımız. Peki ya durağan su? Temiz kalabilir mi?Sera Gölü, çevresindeki tartışmalarla birlikte yıllardır gündemden düşmüyor. Uzungöl’ün sürekli gündemde olan sorunları, Sumela Manastırı’nın yarım asırlık restorasyon macerası derken, Sera da benzer sıkıntıları yaşıyor. Biz de geçtiğimiz günlerde gölü ziyaret ettik, çalışmaları yerinde inceledik.
İyi niyetli ekipler ıslah çalışmaları yapıyor, durmaksızın emek veriyorlar. Ancak ne yazık ki bu yaz aylarında da olumsuz görüntülerin önüne geçilemedi. Kamuya ait alanlar ve özel tesisler sineklerle dolup taşarken, yeni yapılan mekanlar açılış yapacak müşteri bulamıyor. Neden mi? Çünkü göl ve ona hayat veren Sera Deresi, sürekli çamur akıttığı için kimse burayı cazip bulmuyor.
Daha da kötüsü, bazı çalışma alanlarında suyun önü kesilince dere statikleşiyor, durağanlaşıyor ve haliyle kirleniyor. Akmayan suyun durgunluğu beraberinde korkunç bir kirlilik, kötü koku ve göz zevkini kaçıran görüntüler getiriyor. Böylesi şartlarda kim göl manzarası eşliğinde yemek yemek ister? Ziyaretçiler kimse Sera’yı tavsiye edebilir?
Sera Gölü’nün sorunu sadece çevre değil, aynı zamanda sürdürülebilir yönetim ve planlama meselesi. Doğanın akışına müdahale etmek yerine, ona uyumlu çözümler üretmek gerekiyor. Aksi halde bu güzellik, geçmişteki diğer doğa harikalarımız gibi çözümsüzlük içinde unutulup gidecek.
Unutmayalım ki, akan suyu temiz tutmak bizim elimizde. Sera Deresi akmalı ki, o muhteşem göl eski ihtişamına kavuşsun.
***YAYLA YOLLARI ASFALT MI, TOZ MU?Yaz aylarında yaylalara ulaşmanın iki temel yolu var: ya asfalt veya beton kaplı yollardan hızla ve konforla gideceksiniz, ya da toz toprak içinde, doğallığın içinde kalacaksınız. Her iki seçeneğin de kendine has avantajları ve dezavantajları mevcut.
Bildiğiniz gibi, yaylalarda yaz aylarında yağmur oldukça azdır ve yağsa bile çamur sorunu çok fazla yaşanmaz. Bu yüzden birçok yayla yolunda asfalt veya beton kaplama tercih ediliyor. Bu yollar hızlı, güvenli ve temiz bir ulaşım sağlıyor. Ancak yaylaların doğallığını korumak isteyenler, hala toprak yolları kullanmayı sürdürüyor. Toprak yolların cazibesi, doğayla iç içe olma hissi, yol boyunca yayılan o özgün yayla kokusu ve manzarasıdır.
Ama gerçekçi olmak gerekirse, toprak yolların dezavantajları da göz ardı edilemez. Bu yollarda araçlarınız toza bulanıyor, toz filtrelerin tıkanmasına, dolayısıyla araç bakım masraflarınızın artmasına neden oluyor. Bu da yayla keyfinizin yarıda kalmasına yol açabiliyor. Ayrıca toprak yol sürüşü için standartlara uygun, dayanıklı araçlara sahip olmak gerekiyor; herkesin her aracı bu yollara uygun değil.
Bu noktada “Yayla yollarını modernize etmeyin, doğallığı bozuluyor” diye diretenlerin söylemi yeniden sorgulanmalı. Doğallık elbette önemli ama insanların konforu, güvenliği ve maddi zarar görmemesi de göz önünde bulundurulmalı.
Sonuç olarak, yayla yollarında seçim sizin: Hızlı ve konforlu ulaşım için asfaltı tercih edebilir, ya da doğallığı, biraz tozu toprak yol ile yaşayabilirsiniz. Her iki durumda da bilinçli tercihler yapmak, araç bakımına dikkat etmek şart.
***
UZUNGÖL’DE TURİZM: CENNET Mİ, KAOS MU?Uzungöl… Doğasıyla büyüleyen, her mevsim ayrı güzelliğe bürünen, "turizm cenneti" olarak anılan nadide bir köşe. Ama işin gerçeği, bu cennet bir süredir gölün etrafına örülen yapısal yanlışlar ve yönetim eksiklikleriyle biraz puslu. Senelerdir süregelen tartışmalar hep aynı noktalarda toplanıyor: Gölün doğal yapısı bozuldu, halkla ilişkiler zayıf, fiyatlar ise ne yazık ki yüksek ve kalitenin gerilediği bir tabloyla karşı karşıyayız.Bize umut veren şey ise göl zemininin kısmen kurtarılması, çevre düzenlemeleri ve ağaçlandırma çalışmaları oldu. Yürüyüş yolları, doğal güzelliklerin önünü açtı. Ancak ulaşım konusunda hâlâ kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Yine de Uzungöl, dışarıdan gelen misafirlerini ağırlamada ilk etapta zorlansa da yoğunluğunu koruyor. Özellikle Arap turistlerin ilgisi azalırken, buranın doluluğu şaşırtıcı.
Ancak işin can sıkıcı yanı, yerli turistlerin özellikle yemek ve hizmet noktasında yaşadığı hayal kırıklıkları. Her yıl aynı şikayetler geliyor: Yemekler hem bayat, hem pahalı, sunum yetersiz, servis yavaş ve kalitesiz. Üstelik bu sorunları dile getirmek isteyenler, ilgili muhatap bulamıyor. İşletmeciler şikayetlerden kaçıyor, hatta konu açılmasın diye uzak duruyor. Yerel lezzetlerin öncüsü olması gereken mutfakta Trabzonlu olmaması ise yöresel tatların gerçek anlamda sunulup sunulmadığı konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Turizmin sadece doğal güzellikten ibaret olmadığını, kaliteli hizmetle taçlanması gerektiğini unutmamak lazım. Şikayetleri dikkate almayan, müşteri memnuniyetini ikinci plana atan anlayışla, Uzungöl turizmde ne kadar ilerleyebilir? Belki de gerçek cenneti yaşatmak için önce sorunları samimiyetle görmek ve çözmek gerekiyor.
Uzungöl, doğasının hakkını veren, misafirperverliği ve kalitesiyle anılan bir yer olmaya devam etmeli. Yoksa, "turizm cenneti" unvanı zamanla sadece bir hayalden ibaret kalır.









