ÜMİT AKTAN’I DA KAYBETTİK!
Bazen bir maçı değil, bir sesi hatırlarız. Bir gol anı değil, o golün yankısını… O sesi duyarız içimizde, yıllar geçse bile. Çünkü bazı sesler sadece bir spikere ait değildir; bir millete, bir takıma, bir kuşağa, bir hayata aittir.
Ümit Aktan, işte tam da böyle bir sesti.
Dün sabah kalbimizin bir köşesi sessizliğe gömüldü. Türk spor basınının çınarı, spikerliğin zarafetini, gazeteciliğin samimiyetini ve insanlığın en güzel halini taşıyan Ümit Aktan'ı kaybettik. 76 yıllık ömrü boyunca sahada koşan futbolcuların, tribünde atan yüreklerin, ekran başında gözleri dolan taraftarların sesi oldu o.
Her maç anlatışı, sanki bir roman gibiydi. Anlatmadı sadece, yaşattı. Topun ayağa değdiği anla kalbin ritmini birleştirdi. Onu dinlerken futboldan fazlasını hissederdik; bazen bir şiir, bazen bir dua, bazen de bir çocukluk hatırası…
Hele Trabzonsporlular için…
Onun sesi, o efsane maçların fon müziğiydi. O sesi duyan herkes, bir anlığına Hüseyin Avni Aker’in taş tribünlerinde bulurdu kendini. Yalnızca golleri değil, hayalleri de anlatırdı. Bazen mağlubiyeti bile öyle bir anlatırdı ki, insan "olsun" derdi, "yenildik ama güzel yenildik"…
Ümit Aktan, kelimeleri özenle seçerdi. Abartmazdı, bağırmazdı, popülizmin peşinden koşmazdı. Sade anlatırdı ama her cümlesi yürekten gelirdi. Çünkü o mikrofonun başına geçtiğinde görev değil, gönül yapardı. Bu yüzden bu kadar sevdik onu. Bu yüzden bu kadar içimiz yandı.
Onun gidişiyle sadece bir spiker değil, bir dönem de kapandı. Artık maçlar biraz daha sessiz, anılar biraz daha yalnız…
Ama bazı insanlar gerçekten ölmez.
Bir ses olarak kalır belleğimizde,
Bir cümle olarak takılır dilimize,
Bir gol sevincinde göz kırpar içimize…
Ümit Aktan şimdi aramızda değil.
Ama bir gün bir maçta, bir radyo frekansında ya da bir belgeselin arka fonunda onun sesi çalınca, hepimiz o anı hatırlayacağız:
“İşte bu da gol... işte bu da o an!”
Mekânın cennet olsun güzel insan.
Sadece bir spiker değil, bir duygunun sesiydin.
Ve o ses, hiç susmayacak içimizde…
***
KENT, ÖĞRENCİSİNE SAHİP ÇIKMALIHer yıl binlerce genç, üniversite hayalini gerçekleştirmek için yollara düşüyor. Bu yolculukta, tercih listelerinin başında yer alan şehirlerden biri de Trabzon. Karadeniz’in kalbinde, doğasıyla, tarihiyle ve canlı şehir yapısıyla öne çıkan Trabzon; sadece turizmiyle değil, aynı zamanda bir üniversite kenti kimliğiyle de dikkat çekiyor.Kentte ikisi devlet, biri özel olmak üzere üç üniversite bulunuyor. Bu kurumlara bağlı onlarca farklı bölüm, Türkiye’nin dört bir yanından öğrencileri cezbediyor. Şehir, sahip olduğu ulaşım olanakları, bölgesel merkezi konumu ve özellikle barınma konusunda sunduğu avantajlarla öğrenci dostu bir profil çiziyor. Geniş yurt kapasitesi, şehir içi ulaşımın pratikliği ve kampüslerin kentle entegre yapısı, Trabzon'u tercih edilen bir eğitim merkezi hâline getiriyor.Ancak üniversiteler sadece eğitim kurumları değildir; aynı zamanda bir kentin ekonomik, kültürel ve sosyal dinamizminin de önemli aktörleridir. Trabzon için de durum farklı değil. Öğrenciler, yılın büyük bölümünü şehirde geçirirken, sadece bilgiyle değil; harcamalarıyla, alışverişleriyle, sosyal yaşam içindeki varlıklarıyla da ekonomiye önemli katkı sunuyor. Yaz aylarında Körfez ülkelerinden gelen turistlerle hareketlenen şehir, kalan zamanlarda öğrencilerin varlığıyla canlılığını koruyor.İşte tam da bu nedenle, Trabzon’un yerel halkı ve özellikle ev sahipleri açısından öğrenciler yalnızca "kiracı" değil, bu şehrin geçici değil, dönüştürücü sakinleridir. Gençlerin barınma arayışında karşılaştıkları zorlukların azaltılması, onlara anlayışla yaklaşılması sadece bir nezaket meselesi değil; aynı zamanda bu kentin geleceğine yapılan bir yatırımdır.Trabzon’un, öğrenciye kucak açan, onları sadece misafir değil, "kentin bir parçası" olarak gören bir yaklaşımı benimsemesi gerekiyor. Çünkü her gelen öğrenci, bu şehirden bir anı, bu şehir de onlardan bir izle yoluna devam ediyor..***FUTBOLDA YAŞ DEĞİL, YETENEK KONUŞMALI
Futbol, sadece gençlerin oyunu mu? Son günlerde Türkiye Futbol Federasyonu’nun 3. Lig için aldığı yeni karar, bu soruyu daha sık sormamıza neden oldu. Karara göre, kulüpler 31 Aralık 2000 ve öncesi doğumlu en fazla 5 futbolcuya lisans çıkarabilecek. Yani 25 yaş üstü futbolcular için lig kapısı büyük ölçüde kapanıyor.
Kulağa ilk bakışta “gençlerin önünü açmak” gibi olumlu bir niyet taşıyormuş gibi gelse de, uygulamanın sahadaki ve hayattaki karşılığı pek de öyle değil.
Bugün 25 yaşındaki bir futbolcuyu “yaşlı” saymak ne kadar doğru? Avrupa’da, hatta dünyada futbolculuk kariyeri 35’ine kadar uzayan, bu yaşlarda hâlâ üst düzey futbol oynayan sayısız isim var. Bizde ise, daha tam olgunluk dönemine bile girmemiş futbolculara “jübile yap” deniyor.
Özellikle 3. Lig gibi hem tecrübeli hem de genç oyuncuların birlikte oynayabildiği, dengeye dayalı liglerde, böyle bir sınır koymak birçok futbolcunun kariyerini yarıda bırakmasına neden olacak. Trabzon gibi futbolcu yetiştirme potansiyeli yüksek şehirlerde bile, birçok tecrübeli oyuncu çaresizce ya futbolu bırakmayı ya da amatör liglere dönmeyi konuşuyor.
Tabii ki gençlerin önü açılmalı. Elbette altyapıdan gelen yetenekler fırsat bulmalı. Ama bu, başka bir grubun önünü kapatarak yapılmamalı. Futbolcu yaşla değil, performansla değerlendirilir. 30 yaşında hâlâ koşan, oynayan, katkı sağlayan bir futbolcu varken, neden sadece doğum yılına bakılarak bir kenara itilmek zorunda kalsın?
Bu düzenlemeyle amaçlanan şey gençleri sahaya sürmekse, bu doğru bir yöntem değil. Genç futbolcuyu geliştirmenin yolu, onun yanında ona yol gösterecek, deneyimlerini paylaşacak tecrübeli oyuncularla birlikte oynamasından geçer. Tecrübesiz bir takım, sadece yaş ortalaması düşük diye başarıya ulaşmaz. Futbol, zeka ve denge işidir. Sahada tecrübe ile enerjinin harmanlanması gerekir.
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun amatör ligleri kaldırarak genç oyunculara alan açmak gibi bir hedefi olduğu biliniyor. Ama bunun yolu, üst yaş sınırı koymak olmamalı. Futbol sadece 18-23 yaş arası oyunculardan ibaret değildir. Eğer altyapıdan oyuncu çıkmıyorsa, bunun sebebi 25 yaş üstü futbolcular değil, plansız altyapı politikalarıdır.
Kısacası, yaş sınırı konulmadan önce, bu kararın insan hayatı üzerindeki etkileri de düşünülmeli. Çünkü futbol, sadece bir oyun değil. Aynı zamanda bir meslek, bir yaşam biçimi. Birçok insanın tek geçim kaynağı. 25 yaşındaki bir futbolcunun “yaşlı” sayıldığı bir sistemde, gerçekten gençler mi kazanır, yoksa herkes mi kaybeder?
Tartışmaya açık ama bana kalırsa:
“Futbolda yaş değil, yetenek konuşmalı.”
***
SÖZÜNÜ TUTAN ADAM: ONUACHU
Bazı futbolcular sahaya ayak bastığında değil, söz verdiğinde alkışı hak eder. Paul Onuachu, o futbolculardan biri.
Trabzonspor formasıyla gösterdiği ilk performansla gönüllerde taht kuran, boyuyla değil duruşuyla iz bırakan bu adam, bu kez “geri döndüm” demek için konuştu. Ama ne kibir vardı sözlerinde, ne de fazlalık… Sessiz bir gücün, derin bir aidiyetin izlerini taşıyordu söyledikleri.
Geri dönmek istiyordum.
Sade ama derin bir cümleydi bu. Laf olsun diye değil, içinden geldiği gibi söyledi. Futbolun sadece bir oyun değil, bazen de bir borç, bir söz, bir vefa meselesi olduğunu hatırlattı. “Trabzonspor’un beni ne kadar istediğini biliyordum, ben de geri dönmek istemiştim.” Bu sözler, transfer döneminin matematikle yazılmadığını; bazen kalbin, imzadan daha güçlü bir şey olduğunu gösteriyor.
Profesyonelliği de ihmal etmedi. “Sözleşme imzaladığım bir kulübe saygı göstermek zorundaydım.” İşte asıl fark burada. Günümüz futbol dünyasında bu tür cümleleri duymak kolay değil. Onuachu, sadakati sadece duygusal değil, etik bir mesele olarak da gördüğünü gösterdi.
Sadece dönmekle kalmadı, hedefini de net koydu:
“Takımıma neler katabilirim, takımıma ne gibi fayda sağlayabilirim; benim odaklanacağım nokta bu olacak.”
Bu sözler, günümüz futbolunun istatistik takıntısına karşı adeta bir direnç. Onuachu rakamlarla değil, katkıyla anılmak istiyor. “Kaç gol atarsın?” sorusuna net cevap veriyor:
“Bireysel olarak kendime rakam olarak bir hedef koymuyorum. Maç maç değerlendiriyorum.”
Böyle bir yaklaşım, takım ruhuna ne kadar bağlı olduğunun kanıtı.
Ve Nwakaeme…
Onuachu için sadece bir futbolcu değil, bir dost, bir enerji kaynağı. “Kardeşim gibi diyebileceğim, çok yakın olduğum bir isim.”
Belli ki soyunma odasındaki dostluk, saha içindeki uyumun ilk adımı. Onunla yeniden aynı formayı giymek, Onuachu’nun gözlerinde çocukça bir sevinç yaratıyor. Bu bağ, sezonun en büyük artılarından biri olabilir.
Türkiye Ligi için söyledikleri ise kısa ama anlamlıydı:
“Türkiye Ligi fiziksel anlamda önemli bir lig.”
Avrupa’dan gelen bir oyuncunun buradaki mücadeleyi bu denli ciddiye alması, kendini ne kadar hazır hissettiğini ve rakiplerini küçümsemediğini ortaya koyuyor.
Onuachu yüksek sesle konuşmuyor. Göz dolduran açıklamalar yapmıyor. Ama kelimeleriyle değil, karakteriyle ses getiriyor. Sadece forma giymekle kalmıyor; formaya yüklenen anlamı da sırtlanıyor. Onun geri dönüşü, sadece transfer sezonunun değil, kulübün karakter hanesine yazılan bir artı.
Çünkü bazı oyuncular vardır; attığı goller değil, verdiği sözler tutulduğunda alkışlanır.
Ve Trabzon, işte o sözü tutan adamı tekrar bağrına basıyor.










