30.04.2025 KILÇIK
KOORDİNATÖRLÜK MESAJLARI YİNE GÜNDEMDE
AK Parti’de genel kurul geride kaldı ama koltuk telaşı, görev dağılımı hâlâ sürüyor. Eskiden milletvekilliği yapmış, parti yönetiminde yer almış abiler, ablalar şimdi "il koordinatörü" diye çeşitli illere görevlendiriliyor.
Hani laf aramızda, bu koordinatörlük öyle çok da etkili, yetkili bir iş değil. Ama maksat belli: Küsmesinler, gönül koymasınlar, partiyle bağ kopmasın...
Şimdi ne oluyor?
Sosyal medyada bir bakıyorsun, tebrik üstüne tebrik. Herkes maşallahı basmış, hayırlı olsunlar gırla gidiyor. Öyle bir hava estiriliyor ki sanırsın adam dışişleri bakanı olmuş. Halbuki işin aslı: Siyaseten kıyıda köşede kalmış isimlere “biz seni unutmadık” demenin zarif(!) bir yolu bu.
Partide görev almak elbette kıymetli, ama her atamayı mehterle karşılamak da biraz fazla değil mi?
Edeple gelen lütufla gider derler ya, biz de diyoruz ki; makamlar geçici, hizmet baki. Şimdi her tebrik mesajında biraz da iç siyaset, biraz da hatır gönül işi okunuyor.
Neticede herkes halinden memnunsa bize laf düşmez. Ama millet her şeyi görüyor, kimin hakiki hizmet ettiğini, kimin sadece vitrin süsü olduğunu ayırt ediyor. Siyaset gönül işidir, tabelayla, ünvanla yürütülmez. Ha gönül aldıysan ne âlâ, ama sadece kartvizit bastırdıysan o iş yürümez...
***
BASKI ALTINDA YÜKSELEN U19 TAKIMI
Helal olsun bu U19 takımına!
Ne güzel çocuklar, evlat gibi sevilesi, yürekleri tertemiz. UEFA Gençlik Ligi’nde finale kadar geldiler, Avrupa’nın devlerini bir bir dize getirdiler. Juventus’u, Atalanta’yı, Inter’i, Salzburg’u elediler ve finale çıktılar ya, işte o zaman gördük ki bu işin en büyük kısmını başarmışlar bile.
Finalde Barcelona’ya 4-1 yenildik, evet, ama mesele sadece skor değil. Bu çocuklar, Türk futbolunun gözbebeği oldular. Hepimiz o heyecanı, o gururu kalbimizde hissettik. Birçok yıl sonra, nihayet gençlerden böyle bir başarı gördük. Bu başarı, sadece "bizim çocuklar da orada" diyerek kutlanacak bir şey değil, bu bir millet olarak hepimizin göğsünü kabartan bir gurur.
Hani deriz ya, “Ne güzel çocuklar!” İşte tam öyle bir durum…
Ama işte bir “lakin” var bu işin içinde. Final öncesi yaşananları görseniz, içiniz yanar. Evvelce bu çocukların adını bile duymayanlar, bir anda ortaya döküldü. Başarıyı paylaşma değil, sahiplenme yarışı başladı. Maç öncesi kamp mı, soyunma odası mı... Giren çıkan belli değil. “Bir fotoğraf da biz alalım” derken, çocukların nefes alacak hâli kalmadı. Herkes “bizim çocuklar” dedi ama hiçbirimiz o çocukların sırtındaki yükü omuzlamadık.
Kusura bakmasın kimse ama bu işin psikolojisini biz iyi yönetemedik. Teknik ekip canla başla çalıştı, yürekten inandılar. Lakin çocukların üstüne bindirilen o görünmeyen yük, sahada da belli etti kendini. Oynadılar, uğraştılar ama bir yere kadar. Motive olmaları zordu bu curcuna içinde. Her kafadan bir ses çıktı, ama bir tek kişi – U19’dan sorumlu Ali Beyazlı – sessiz kaldı.
Belki de en doğrusunu o yaptı. Çünkü bazı zamanlar susmak, konuşmaktan evladır. Saygının en zarif hâlidir.
Bakın sevgili dostlar...
Bu memlekette başarı geldi mi, önce sahiplenecek birilerini ararız. Oysa ki bir başarı, emekle gelir. Terle, sabırla, inatla gelir. Bu çocuklar alnının teriyle, ayaklarının nasırıyla buraya geldiler. Biraz olsun nefes alsalardı, o kupa belki de bizim olacaktı.
Yine de dert değil. Bu ikincilik, bizim gönlümüzde birincilikten de kıymetli. Bu çocuklar, bu ülkenin geleceği. Onlar bizim gözümüzün nuru. Yarın bu gençlerin isimlerini büyük statların skor tabelalarında göreceğiz, adım gibi biliyorum.
Şimdi şöyle bir derin nefes alalım, şapkamızı önümüze koyalım. Ve diyelim ki:
"Bu çocuklar daha ne yapsın?"
***
ŞAHİNKAYA’DAN ALTYAPI VİZYONU!
Güngör Şahinkaya’nın Kuzey Ekspres Gazetesi’ne verdiği röportajı okudum da, adeta gözlerimden kalbime bir sıcaklık akıverdi.
Şahinkaya, öyle bir şeyler anlatmış ki, o söylediklerine "Helal olsun!" dememek elde değil. Herkesin genç futbolcuları en büyük oyuncular gibi görmek istediği bir dönemde, Şahinkaya çıkıp "Bunlar çocuk, fazla yük bindirmeyin!" diyor.
Yani, fazla ne yük bindireceğiz, vallahi taş gibi çocuklar olmadan mı futbol oynayacağız? Ama işin aslını anlayan Şahinkaya, diyor ki: "Bu çocuklar bir şekilde gelişecek, ama strese girmemeli."
Herkesin bir olayı oldu ya, gençlere kafayı takıp, ne kadar hızlı büyürse o kadar iyidir diyorlar. İşte bu hata! Gelişim zamana yayılan bir şeydir.
"Fazla yük bindiriyoruz" dediği o kısım, gerçekten çok manidar. Bunu ben de çok düşündüm. Futbol, sadece sahada koşmak değil ki. O çocukların kafasında da bir dünya var, biraz da onlara dokunmak gerek. Şahinkaya da bunu demek istemiş, ne demiş? "Yük bindirince o çocuklar taşıyamaz." Kendi evladımıza bile fazla yük yüklemesek, bu çocuklar bize emanet, onlara nasıl yük binecek?
Beni en çok etkileyen kısım ise, "Bu çocuklar Trabzonspor’un temeli olacak." Şahinkaya'nın gözünde, her bir oyuncu bir cevher gibi. Zaten, 13 oyuncuyu profesyonel yapması, başka kulüplerin "delimisin?" dediği bir hareketken, o cesareti gösterebilen bir adam görmek çok nadir. O çocuklara duyduğu güven, Trabzonspor’un geleceği için bir umut ışığı. Valla, Şahinkaya olmasaydı, kim bilir bu kadar cesur adımlar atılır mıydı?
Ve o altyapı antrenörlüğü meselesi var ya, bence tam da yerinde bir tespit yapmış. "Altyapı antrenörlüğü kulüp takımı antrenörlüğü değildir," demiş. Evet, ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Altyapı, sadece oyuncu yetiştirme değil, o çocuğun hayata nasıl adım atacağını da öğretme meselesidir. Bunu kafasına koymuş, işte tam da bu yüzden Şahinkaya’ya "Bravo" diyorum.
Türk futbolunun eksikliklerine dair söyledikleri de ayrı bir mesele. İyi de, bizim futbolumuzda bu eksiklikleri gideren yok ki! Şahinkaya, her konuda “Ne eksikse tamamlayacağız” diyor. Ne zaman bir Boran, Arda ya da Yiğit A takımda sahada olursa, ben de diyebilirim ki "Helal olsun, Şahinkaya amacına ulaştı!" Çünkü o, gençleri sadece top oynamaya değil, aynı zamanda kafa yapısını da geliştirmeye çalışıyor.
Fatih Tekke'yi de boşuna övmüyor. Fatih hoca, Trabzon’un futbolunun geleceği için bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey. Gerçekten, Fatih Tekke’yi her yerde görmeyi çok isterim. Trabzonspor’un gençlerine verdiği katkıyı kimse unutmamalı.
Şahinkaya diyor ya, "Avrupa'da final oynamak beni kesmez," diye. Ne de olsa, asıl hedefi A takıma oyuncu kazandırmak. İşte bu işin özü! Avrupa'da başarı, elbette hoş, ama asıl mesele Trabzonspor’un kendi öz evlatlarını A takıma taşımak. Bunu başarmak, her şeyden daha önemli.
Şahinkaya'nın yaptığı iş, gerçekten helal olsun dedirtecek cinsten. Adam, sadece konuşmuyor, yaptığı işlerle de gösteriyor. Bu kadar doğru ve net bir vizyonla ilerlemek, gerçekten övgüyü hak ediyor. Trabzonspor ve Türk futbolu, ona ne kadar teşekkür etse azdır. Hem futbolu, hem de o futbolun arkasındaki insanları doğru şekilde yetiştiriyor.
***
KALABALIĞIN İÇİNDE KAYBOLAN SAĞLIK
Geçtiğimiz gün Fatih Devlet Hastanesi’ne yolum düştü. Derdim derman aramak değil, biraz gözlem yapmak, biraz da sağlık sistemimizin nabzını tutmaktı.
Fakat içeri adım atar atmaz anladım ki burada sadece nabız değil, sabır da ölçülüyor.
Koridorlar tıklım tıklım. İğne atsan yere düşmüyor, düşse de yer bulamıyor. Oturmak mı? Unutun gitsin. Ayakta duracak alan bulmak bile başarı sayılıyor. Havanın boğuculuğuysa cabası. Hastaneye sağlıklı girip hasta çıkma ihtimali hiç de yabana atılır gibi değil.
Personel şaşkın, doktorlar ise adeta zamanla yarışıyor. Her 3 dakikada bir yeni bir hasta… Düşünün, bir nefeslik muayene süresi. O da şanslıysanız…
Sırtınızda ağrı mı var?
Hemen anlatın, ama kısa kesin, çünkü sıradaki hasta kapıda hazır bekliyor.
En dikkat çekici durumlardan biri de buydu: Aile hekimlerinin kolaylıkla tedavi edebileceği pek çok hasta, doğrudan hastaneye gelmiş. Basit bir nezle, hafif bir grip, küçük bir baş ağrısı…
Hepsi uzman doktorluk olmuş.
Neden mi?
Çünkü bizde uzman hekime görünmek, adeta bir güven göstergesi hâline gelmiş. Aile hekimi sanki yalnızca tansiyon ölçen biri gibi algılanıyor.
25 yılı aşkın süredir bu hastanede çalışan bir hemşireyle konuştum. “Böyle bir kalabalığı ilk kez görüyorum” dedi.
Düşünün, bir çeyrek asırda yaşanmamış bir yoğunluk, son altı ayda olağan hâle gelmiş.
Peki çözüm? Hastane yönetimi çaresiz. “Şehir Hastanesi açılınca rahatlayacağız” diyorlar. O zamana kadar ne olacak? İşte orası muamma. Belki de artık bazı kuralları tekrar gözden geçirmenin zamanı gelmiştir. Mesela, aile hekiminin onayı olmadan uzman hekime başvurulamaması gibi…
Tartışılır elbette ama şu anki manzaranın sürdürülebilir olmadığı ortada.
Sağlık sisteminin yükü ağır. Bu yükü biraz olsun hafifletmek hepimizin elinde. Ufak bir nezleyle koca bir hastanenin yolunu tutmak yerine, bir aile hekimine uğramak, hem bireysel hem toplumsal bir sorumluluk.
Unutmayalım; sağlık sadece doktorun değil, toplumun da meselesidir.