29.08.2025 KILÇIK
ORHAN ÇAVUŞOĞLU’NA VEFASIZLIK!
Vefatının üzerinden iki yıl geçti. Orhan Çavuşoğlu… Gazeteci, yazar, hoca… Ve hepsinden öte, adam gibi bir adam. Geride dolu dolu yaşanmış bir ömür, onurlu bir meslek hayatı, yetiştirdiği insanlar, iz bıraktığı bir şehir bıraktı.
Ama ne gariptir ki, bu büyük emeğin ve kalbin karşılığı bir mezar başı sessizliği oldu.
Geçtiğimiz günlerde kabrinin başında küçük bir grup insanla Orhan Hoca’yı andık. Fakat dikkat çekici olan şey, kimlerin geldiğinden çok kimlerin gelmediğiydi. Hayattayken ekmeğini bölüştüğü, kalemini paylaştığı, sofrasına oturttuğu, bahçesinde saatlerce zaman geçirdiği insanlar yoktu. O meşhur bahçede bir zamanlar sıraya giren dost görünümlüler şimdi ortada yoktu.
Bir kurşun kalem bile vermediği dostluklara bir ömür verdi Orhan Hoca.
Ama anladık ki bazıları için dostluk, menfaat bitince sona eriyormuş.
Ne Gazeteciler Cemiyeti'nden ne de TSYD’den tek bir temsilci yoktu. Koskoca camiadan, yıllarını bu mesleğe adamış bir ismin anmasına bir kişi bile gelmedi. Hani o hep “biz büyük bir aileyiz” diye böbürlenenler? Nerede o mesleğin duayenleri? Nerede o hocanın dizinin dibinde oturup haber yazmayı öğrenen genç muhabirler? Yoklar. Ne utanç verici bir tablo…
Dostları? O da koca bir soru işareti. Kimi, bahçesinde yıllarca bedava oturmuş. Kimi, gölgelenmiş. Kimi, fikirlerinden çalıp köşe yapmış. Ama hepsi birden yok olmuş. İşte biz buna organize vefasızlık diyoruz.
Elbette birkaç yürekli isim oradaydı. Fethi Türkoğlu, Aydın Yavuz, Mustafa Reşit Akçay… Gazeteci dostları Turgay Beşyıldız, Ahmet Külekçi, Halil İleli, Altuğ Küçük, Selahattin Kınalı, Atakan Kadıoğlu… Ve tabi ki ailesi, birkaç mahalle dostu…
Yani asıl dostları, vefa sahipleri…
Meslek büyüğümüz Ergun Ata, kız kardeşi Sezgin Yılmaz ve gazeteci Atakan Kadıoğlu’nu arayarak üzüntülerini dile getirdi. Şehir dışında olduğu için katılamadığını dile getirdi. Vefasını gösterdi…
Ama yine de insan sormadan edemiyor: Bu muydu Orhan Hoca'nın hakkı?
Her ortamda doğruları söylediği için, kimseye yalakalık yapmadığı için, mert durduğu için mi böyle unutuldu? Yoksa gerçekten de bu şehir, değerli insanlarını ancak toprağa gömüldükten sonra mı hatırlıyor?
O bahçede gülümseyen insanlar vardı bir zamanlar. Sohbet vardı, kahkaha vardı. Şimdi sadece eksiklik var. Sadece kırgınlık var. Ve hepsinden fazla, sitem var…
Orhan Çavuşoğlu öldü, ama bazıları da o gün vicdanlarında öldü.
Evet, ölüm hayatın gerçeği. Ama vefasızlık bir karakter meselesi.
Ve bu şehrin bazı insanları o sınavdan sınıfta kaldı.
***
TOZUN VE KOKUSUN GÖLGESİNDEKİ AVM’LER
Trabzon’un yeşiliyle, deniziyle, tarihiyle büyüleyen ruhuna son yıllarda eklemlenen alışveriş merkezleri, ne yazık ki bu zarafete ayak uydurmakta zorlanıyor. Şehrin kalbinde yükselen bu yapılar, ne mimarisiyle ne de işleviyle insana ferahlık sunuyor artık.
Tuvaletlerinde ağır bir koku, lavabolarında rastlanan kir, koridorlarında uçuşan toz... Ve içeride boğucu bir hava; sanki temiz nefes almak bile lüks. Yaz aylarında turist kalabalığıyla dolup taşan bu merkezler, bırakın konforu, temel hijyen koşullarını dahi karşılamaktan uzak.
Yöneticiler, belki de kalabalığı "başarı" sanıyor. Oysa kalabalık, sorumluluğu daha da büyütür. İnsanlar yalnızca alışveriş yapmaya değil, nefes almaya, oturmaya, dinlenmeye geliyor bu merkezlere. Ama dış alanda kırık banklar, kirli otoparklar ve bakımsız köşeler, bu beklentiyi karşılamıyor.
Şehrin dokusuna saygı, yalnızca tarihi korumakla olmaz. Modern yapılar da bu kentin aynasıdır. Ve aynaya baktığımızda gördüğümüz şey ne yazık ki temiz, ferah bir şehir değil; ihmalin yansımasıdır.
Şimdi soruyorum: Trabzon bu kadarını mı hak ediyor?
***
HAVAYA DEĞİL, İNSANLIĞA SIKIYORSUNUZ!
Yine bir yorgun mermi vakası… Yine bir ölüm, bir sakatlık, bir annenin feryadı, bir çocuğun yarım kalan geleceği… Ve yine aynı duyarsızlık, aynı sorumsuzluk, aynı pespayelik…
Trabzon'da son yıllarda artan yorgun mermi vakaları artık sadece canımızı değil, sabrımızı da tüketiyor. Kimse kusura bakmasın: Bu memlekette silahı oyuncak sanan, “erkeklik” zanneden, “gelenek” diyerek cinayeti meşrulaştırmaya çalışan bir güruh var. Ve bu güruh, düğünlerde, bayramlarda, galibiyet kutlamalarında havaya sıkmayı hâlâ bir marifet sanıyor!
Havaya sıkılan her kurşun bir ihtimaldir; bir bebeğin kalbine, bir gencin kafasına, bir annenin göğsüne saplanabilecek kadar gerçek bir ihtimal… Bu kadar basit. Ama bu kadar da vahim.
Önceden bu tür olayları kırsalda duyardık. Şimdi şehir merkezinde, insanların kalabalıklar içinde yürüdüğü yerlerde bile silah sesleri eksik olmuyor. Bu, sadece cehalet değil; bu, alenen bir suçtur. Ve ne yazık ki bu suçu işleyenlerin çoğu da hala aramızda elini kolunu sallayarak dolaşıyor.
Karadeniz insanı merttir, delikanlıdır deriz. Ama mertlik, insanın vicdanıyla ölçülür. Delikanlılık, cana kıymamakla, sorumluluk taşımakla olur. Silah sevdasıyla kendini adam zannedenlerin, sadece elinde değil, beyninde de barut kokuyor!
Devletin güvenlik güçleri, yargısı ve yerel yöneticileri artık bu konuyu “maganda kurşunu” diye hafife almaktan vazgeçmeli. Bu, düpedüz bir halk sağlığı sorunudur. Gerekirse ruhsatlı silahlar da yeniden gözden geçirilmeli. Gerekirse cezalar en üst seviyeye çıkarılmalı. Ama artık bu kepazeliğe bir son verilmeli.
Her kurşun bir ihtimalse, her sessizlik bir suç ortaklığıdır. Ve biz bu sessizliğin parçası olamayız.
***
VATANDAŞ KARA KARA DÜŞÜNÜYOR!
Yaz daha bitmeden, kırsalda yaşayanların kış hazırlığı telaşı başladı bile. Doğalgaz olmayan evlerde, soba yakmak için kömür, odun alma derdi büyüyor. Fiyatlar her geçen gün artıyor, dar gelirli aileler için bu yük artık dayanılmaz hale geliyor. Belediyelere yapılan yardım talepleri şimdiden patlamış durumda.
Ama en zor olanı şu: İmkanı olmayanlar ne yapacak? Yakacak alamayanlar nasıl ısınacak? Bu soru, insanın içini acıtıyor. Soğuklar kapıda, evlerse ısınmadan kalabilir. Düşünün, karlar yağarken, rüzgar üşütürken, ısınamayan bir evde çocuklarını korumaya çalışan bir anne... Bu gerçek, hepimizin vicdanını sızlatmalı.
Üstelik sadece ısınma derdi değil bu; yaz boyunca çocukların okul masrafları, evin geçimi, beslenme gibi temel ihtiyaçlar derken ailelerin omuzundaki yük ağırlaşıyor. İnsanlar artık ne yapacağını, nereden tasarruf edeceğini şaşırmış durumda.
Soğuklar yaklaştıkça, içimizi ısıtacak dayanışma ve yardımlaşma daha da önemli hale geliyor. Çünkü kış, sadece dışarısı değil, kalplerdeki zor günleri de getiriyor. Herkesin çocuğunu sıcak bir evde, iyi beslenerek okula gönderebilmesi, kışın soğuğunda üşümemesi en doğal hakkı.
Bu zor günlerde biraz daha anlayış, biraz daha destek gerek. Belediyelerden, sivil toplumdan ve komşularımızdan… El ele verip bu yükü hafifletebiliriz. Çünkü dayanışma, en soğuk kışı bile ısıtır.