29.07.2025 KILÇIK

ESKİ YOLA HANGİ AKIL MICIR SERDİ?
Sahi, bunu gerçekten merak ediyorum. Akıl mıydı, alışkanlık mıydı, yoksa sadece “yaptık oldu” mantığı mıydı? Cevabı bilen varsa çıkıp söylesin. Çünkü artık bu soru sadece bir merak değil, bir can güvenliği meselesi.

Sümela Manastırı’na giden eski Hamsiköy yolundan söz ediyorum. Doğanın ortasında, uçurum kenarından kıvrılarak ilerleyen, dikkatle geçilmesi gereken o daracık yoldan. O yola birileri çıkmış, hiçbir mantıklı açıklaması olmayan bir şekilde mıcır sermiş. Hem de öyle birkaç serpiştirme değil. Yolun ortasında büyük mıcır blokları var. Bildiğin kaya parçası. Asfalt üstüne mıcır dökmüşler. Bu nasıl bir anlayıştır?

Evet, bazı teknik durumlarda asfalt üstüne mıcır serilir. Ama orası ova değil, şehir içi değil, yayla yolu değil. Orası uçurum kenarında giden bir dağ yolu. Her virajı dikkat isteyen, her rampası ayrı tehlike barındıran bir hat. Bu yola mıcır serilir mi? Serilirse ne olur? Olacağı belli. Araç kayar, virajı alamaz, freni tutmaz, uçuruma yuvarlanır.

Bu kadar açık, bu kadar net.

Şimdi açık açık soruyorum: Bu kararı kim verdi? Hangi mühendis onayladı? Hangi kurum uyguladı? Ve neden hâlâ bu tehlikeli zemin orada duruyor?

Geçen hafta o yoldan geçmeye çalışan bir sürücü az daha uçuruma yuvarlanıyordu. Aracın bir kısmı boşlukta asılı kaldı. Allah’tan hız düşük, refleks yerindeydi. Ama ya başka biri aynı durumda olursa? Ya bu kadar şanslı olmazsa?

Kusura bakmayın ama bu işin bahanesi yok. Bu yapılan düpedüz sorumsuzluk, dikkatsizlik, hatta halkın canını hiçe saymak. Sümela gibi turistik bir değere sahip bir bölgenin ulaşımını bu kadar ciddiyetsiz yönetmek ancak bizde olur.

Turist azaldı diyorsunuz. E tabii azalır. İnsan hayatından bıkmadıysa bu yolu kullanmaz. Ulaşımı çileye çevirmişsiniz, park alanı yok, geçiş ücretli, düzen yok, kontrol yok. Şimdi üstüne bir de yolda patinaj yaptıran mıcır serdiniz. Her şey tamam da bu eksikti.

Yol yapmak, taş dökmek değildir. Yol dediğin, güvenli olur. Akıl işi olur. Kamu yararına olur.
Bu yol ne akla, ne mantığa ne de vicdana sığıyor.

Buradan yetkililere açık çağrıdır:
Bu yolu kim bu hale getirdiyse çıkıp açıklasın.
Bu mıcır neden serildi, teknik gerekçesi neydi?
Kim uyguladı, kim denetledi?

Ve derhal bu tehlikeli zemin temizlensin. Aksi halde, yaşanacak bir facianın sorumluluğunu kimse “gözden kaçmış” bahanesiyle üstünden atamaz.

Bu ülkenin insanı her gün başka bir ihmalle sınanmak zorunda değil.

***

DERELERİMİZ AKMIYOR ARTIK!

"Karadeniz akarsuları dört mevsim gümbür gümbür akar, kurumaz!"
Biz de öyle sanıyorduk. Hepimizin ezberinde olan bu cümle artık gerçeği yansıtmıyor. Çünkü gerçekler değişti. Doğa sinyal veriyor, hem de açık açık.

Daha geçen hafta Maçka’nın yükseklerinde dolaşırken Coşandere’ye hayat veren o derelere bir göz attık. Sonbaharda değil, yaz ortasında, Temmuz ayında... Karların erimesiyle gürül gürül akması gereken su neredeyse can çekişiyor.

"Kazın ayağı öyle değilmiş" meğer. Bu yaz iki haftadır su neredeyse yok. Son bir ayda sadece bir kez yağmur yağmış. Evet, yanlış duymadınız. Karadeniz’de, doğanın en cömert davrandığı yerde, yağmur yok!

Peki ya sonuçları? Akarsuyun beslediği balıklar, hayvanlar, bitki örtüsü, köylüler, tesis sahipleri… Herkes şaşkın. Herkes bir köşeden, "ne oluyoruz?" diye sormaya başladı.

Bir zamanlar sellerle gündeme gelen bu dereler artık çocukların oynayamayacağı, hayvanların kana kana içemeyeceği kadar kurak. Derenin suyuna göre plan yapan işletmeler ise adeta iflasın eşiğinde.

"Batı yanıyor. Biz daha iyiyiz."
İşte bu cümle artık Karadeniz için bir teselli değil. Çünkü kuraklık Karadeniz’i de vurdu. Üstelik biz buna hiç hazırlıklı değiliz.

Bu yazı bir uyarıdır. Sessiz sedasız çekilen suya, yok olan ekosisteme, her geçen gün azalan yağmura ve gözümüzün önünde eriyen doğaya dair bir uyarı.

Doğaya bakıp hâlâ susuyorsak, yarın susuzluk konuşacak.

***

NEDEN BU KADAR PAHALI?

Şimdi bir düşünün... Hamsiköy'desiniz. Hava serin ama gönül sıcak. Mis gibi çam kokusu ciğerlerinize dolarken, uzakta bir yerden “gel abim, gel bacım, taze sütlaç var” diye seslenen bir garsonun narin çağrısıyla kendinizi ahşap bir masaya atıyorsunuz. Menü geliyor, gözleriniz kısılıyor. “İki sütlaç, iki çay, bir de su ne kadar olur ki?” diyorsunuz…

Garson gülümsüyor. Ama öyle içten değil, daha çok “şoktan donakalan müşterilere alışığız” gülümsemesi bu.
Fiyat: 550 TL.

Evet evet, yanlış okumadınız.
İki sütlaç, iki çay ve bir su = 550 Türk Lirası.
Birden çayın demi boğazda düğüm, sütlaç da gözyaşı kıvamında geliyor.

Bakın ben Hamsiköy’ün sütlacına laf etmeyeceğim. Çünkü gerçekten güzeldir. Ama bir porsiyon sütlaçla İsviçre'de fondü yeme maliyeti arasındaki fark neredeyse kapanmış.
Bu nasıl iştir? Süt yerli, pirinç yerli, köy yerli, hatta garson bile dayınızın oğlu.
E peki neden fiyat sanki Ay’dan ithal edilmiş?

Buna sadece “turizm” deyip geçmek kolaycılık olur.
Kusura bakmayın ama bu artık turistik kazıklanma değil, ekonomik dayak!

Düşünün… Sütlacın içinde altın tozu yok, üzerine serilen tarçın da NASA üretimi değil. Ama fiyat öyle.
Bu noktada insanın içinden, çayı döküp fala baktırmak değil de borsa grafiği okur gibi tabak inceleyesi geliyor.

Eskiden büyüklerimiz “evladım, dışarda yemek pahalıdır” derdi. Şimdi ise biz gençler şöyle diyoruz:
“Evde yemek de dışarda yemek kadar pahalı oldu, en iyisi yatıp aç kalmak.”

Şaka bir yana, mesele sadece sütlaç değil.
Her yerde fiyatlar mantık sınırlarını zorlamaya başladı.
Bir kahveye 180 lira verince kahveyle birlikte dert ortağı da bekliyor insan:
“Söyle garson kardeş, bu fincanda benimle birlikte kim oturuyor? Fed Başkanı mı?”

Velhasıl kelam, biz bu ülkenin güzelliklerine hasret değiliz.
Ama bu güzelliklerin gözümüzden yaş getiren fiyat etiketleriyle değil,
tadı damağımızda kalan anılarla hatırlanmasını isteriz.

Sütlaç güzel kardeşim, hamsili memleketin onurudur…
Ama bu gidişle vatandaş “sütlaç yerine sütlü rüya” görecek.

Not: Bu yazı kaleme alınırken hiçbir sütlaç zarar görmemiştir. Ama cüzdan derin yaralar almıştır.

***

TURİZMDE GÜNEY RÜZGÂRI

Karadeniz’in serin yaylalarında turist yoğunluğu her geçen yıl artarken, kafelerde ve restoranlarda dikkat çeken bir detay göze çarpıyor: Servis personelinin büyük bölümü Karadenizli değil. Uzungöl’den Ayder’e kadar birçok işletmede, Adana, Diyarbakır, Gaziantep gibi illerden gelen gençler çalışıyor.

Peki neden yöre gençleri değil, Güneyli gençler tercih ediliyor?

“Daha Kalifiye ve Tutarlı”

İşletmecilerin verdiği yanıt oldukça net: “Dışarıdan gelen gençler daha kalifiye, daha tutarlı ve işe daha çok ihtiyaç duyuyor.” Turizm eğitimi almış, iletişim becerisi yüksek bu gençler, sadece çalışmakla kalmıyor; İngilizce, Arapça, hatta bazıları Rusça ve Fransızca da konuşabiliyor.

Yöneticilerin bir diğer gerekçesi ise personel devamlılığı. “Karadenizli gençler işi kısa vadeli görüyor, ama dışarıdan gelenler sezon sonuna kadar kalıyor.” Lojman, güvenli ortam ve düzenli maaş, bu gençleri bölgeye çekiyor.

Eğitim ve Fırsat Dengesi

Güneyli çalışanlar ise bu tercihin altında yatan yapısal farkı şöyle özetliyor:
“Biz Turizm ve Otelcilik okuyoruz. Yazları burada staj yapıyor, para kazanıyor, kendimizi geliştiriyoruz.” İşletmeler ise doğrudan okullara giderek seminerler veriyor, personeli bizzat seçiyor. Böylece eğitimli ve gönüllü bir kadro oluşuyor.

Gençlerin beklentisi yüksek değil. “Asgari ücret ve bahşiş bizi memnun ediyor” diyerek ekonomik gerekçeyi de açıkça dile getiriyorlar.

Yerel Gençler Neden Uzak Duruyor?

Bölge gençlerinin bu sektörden uzak durmasının birkaç nedeni var. Kimileri aile yanında çalışmayı tercih ediyor, kimileri ise bu işleri geçici ya da “kendine uygun görmüyor.” Sosyal çevre baskısı, geleceğe dair plan eksikliği ya da alternatif iş imkânları, bu tercihleri etkiliyor.

Sonuç: Turizmde Emek Göçü Kalıcı Hale Geliyor

Karadeniz’de turizm büyürken, emek gücü yerelden dışarıya kayıyor. Yeni nesil, mesleki bilgiyle, dil becerisiyle ve devamlılığıyla fark yaratıyor. Bu tablo, sadece bölgesel bir iş tercihi meselesi değil; turizm sektörünün nitelikli işgücüyle dönüşümünün bir yansıması.

Karadeniz değişiyor. Değişime en hızlı ayak uyduranlar ise fırsatı gören ve hazırlıklı gelen gençler oluyor.