19.12.2025 KILÇIK
BELGE VAR, İZİN VAR, PEKİ BU GÜRÜLTÜ NEDEN?
Türkiye’de bazı tartışmalar vardır ki, meselenin özü değil, gürültüsü büyür. Yeşilbük Köyü İlkokulu üzerinden yürüyen tartışma da tam olarak böyle bir tabloyu karşımıza koyuyor.
Ortahisar Belediye Başkanı Ahmet Kaya’nın, mezunu olduğu köy okulunu yeniden eğitime kazandırmak için başlattığı çalışma aslında son derece net: Talep var, yazı var, izin var, belge var. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün onayıyla yürütülen bir tadilat ve onarım süreci söz konusu. Üstelik bu süreç resmi yazılarla kayıt altına alınmış durumda.
Hal böyleyken, “Okulları biz açarız, biz kapatırız” gibi üst perdeden yapılan açıklamalar ister istemez şu soruyu sorduruyor:
Kim, neye itiraz ediyor?
Kimse, bir belediyenin kafasına göre okul açtığını iddia etmiyor. Kimse Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkisini tartışmaya açmıyor. Tartışılan şey çok daha basit: Atıl durumdaki bir köy okulunun, gerekli izinler alınarak, yine Milli Eğitim hizmetlerinde kullanılmak üzere onarılması.
Ama mesele burada kalmıyor.
Bir de işin medya boyutu var. Belediye başkanını “devlet adabını bilmemekle” suçlayan, hedef gösteren ve hamaset ithamında bulunan dil, ne gazetecilik refleksiyle ne de kamu yararıyla açıklanabilir. Eleştiri başka şeydir, niyet okuma başka. Gazetecilik; belgeyi görmezden gelip, algı üretme sanatı değildir.
Asıl ironik olan ise şu:
Yirmi yılda 19 bin 708 köy okulunun kapatıldığı bir ülkede, bir köy okulunun yeniden hayata döndürülmesi tartışma konusu yapılıyor. Köyler boşalıyor, üretim düşüyor, çocuklar taşımalı eğitimle hayatın merkezinden koparılıyor; ama bir okulun kapısının yeniden açılma ihtimali bile bazılarını rahatsız edebiliyor.
Ahmet Kaya’nın sözlerinde sertlik var mı? Var.
Peki haksız mı? Orası tartışılır. Ama bir gerçek değişmiyor: Ortada izinsiz bir iş değil, belgeli bir süreç var.
Asıl talihsizlik, bu tür konuların eğitim, çocuklar ve köylerin geleceği üzerinden değil; yetki tartışmaları, kişisel hesaplar ve siyasi pozisyonlar üzerinden konuşulmasıdır.
Köy okulları ideolojik değil, vicdani bir meseledir.
Ve vicdanın olduğu yerde, polemik değil çözüm konuşulur.
***
TRABZON, BU KEZ PERDEYİ SİNEMAYA AÇIYOR
Trabzon denince akla genellikle tarih gelir, doğa gelir, futbol gelir…
Ama sinema?
İşte tam da bu noktada Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç’in ortaya koyduğu irade, şehrin alışılmış ezberlerini bozma iddiası taşıyor.
24-28 Aralık 2025 tarihleri arasında ilk kez düzenlenecek Trabzon Film Festivali, sadece bir kültür-sanat etkinliği olmanın ötesinde, “Trabzon ne olmak istiyor?” sorusuna verilmiş net bir cevap gibi duruyor.
Başkan Genç’in tanıtım toplantısında altını çizdiği en önemli kavram süreklilik.
“Birinci” denilmesinin sebebi de bu…
Yani mesele bir kez yapıp fotoğraf çektirmek değil; Trabzon’un kültürel kimliğine kalıcı bir taş koymak.
Bugüne kadar birçok şehirde festival tabelaları asıldı, alkışlar toplandı, sonra sessizce tarihe karıştı.
Trabzon Film Festivali’nin asıl sınavı da burada başlayacak.
İlk yıl heyecanı kolaydır; zor olan ikinciyi, üçüncüyü, beşinciyi yapabilmektir.
Festivalin ödül ismi olarak seçilen “Altın Taka”, sıradan bir marka tercihi değil.
Trabzon’un hafızasına gönderme yapan, tarihsel bir vefayı simgeleyen güçlü bir sembol.
Cumhuriyetin kuruluşundan 101 yıl sonra gelen İstiklal Madalyası’nın arkasındaki o isimsiz kahramanlar…
Takalarıyla cepheye silah taşıyan balıkçılar…
İşte sinemanın en güçlü tarafı da bu değil mi zaten?
Unutulanı hatırlatmak, görünmeyeni görünür kılmak.
Bu yönüyle Altın Taka, Trabzon’un sadece sahilini değil, vicdanını da temsil ediyor.
Festivalin belki de en kıymetli tarafı, kırmızı halıdan ibaret olmaması.
Köylerdeki çocukları sinemayla buluşturma hedefi, dezavantajlı gruplar için ücretsiz gösterimler, üniversite gençliğinin üretimlerine alan açılması…
Eğer sinema sadece belli bir zümrenin etkinliği olmaktan çıkıp, çocukların hayatına dokunabiliyorsa;
işte o zaman gerçek bir kültür politikası konuşmaya başlarız.
Bu noktada Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nin meseleyi “tek boyutlu” ele almaması önemli bir detay.
Hülya Koçyiğit, Hüseyin Avni Danyal, Ahmet Mümtaz Taylan, Meral Çetinkaya…
Onur, emek ve yaşam boyu başarı ödüllerine bakıldığında, seçimin rastgele olmadığı açıkça görülüyor.
Ayrıca jüri özel ödüllerinin Erol Günaydın, Hayati Hamzaoğlu ve Tanju Gürsu adına verilmesi, Türk sinemasının hafızasına duyulan saygının bir başka göstergesi.
Trabzon Film Festivali, doğru bir yerden başladı.
Tarihine yaslanan, çocukları unutmayan, gençlere alan açan ve “ilk yıl şovuna” teslim olmayan bir vizyonla yola çıktı.
Şimdi beklenti büyük:
Bu festival, Trabzon’un tabelasında kalmasın…
Sokaklarına, okullarına, hafızasına yerleşsin.
Perde açıldı.
Asıl film şimdi başlıyor.
***
TRABZONSPOR MAÇI VARSA, TRAFİK YOK!
Trabzonspor Akyazı’da maça çıktığında şehir adeta teslim bayrağını çekiyor. Maç heyecanı başlıyor ama Trabzon’un ulaşım sistemi aynı anda iflasını ilan ediyor. Üç sıra halinde yol kenarına park edilen araçlar yüzünden trafik kilitleniyor, sürücüler saatlerce yerinden kıpırdayamıyor. Maç öncesi ayrı, maç sonrası ayrı bir keşmekeş… Sinirler geriliyor, tartışmalar yaşanıyor, zaman zaman iş arbedeye kadar gidiyor. Ve bütün bunlar her maç günü olağan bir rutinmiş gibi yaşanıyor.
Soruyoruz;
Üç sıra park neyin nesi? Bu nasıl bir vurdumduymazlık, bu nasıl bir denetimsizlik? Bir aracın gelişi yüzünden yüzlerce araç beklemek zorunda kalıyorsa, burada artık “anlık yoğunluk” tan değil, yönetilemeyen bir sorundan bahsediyoruz. Vatandaş geç saatte gelip aracını çekiyor, arkasında oluşan kaosu umursamıyor. Oysa o dakikalarda evine ulaşmaya çalışan insanlar var; çocuğu olan var, yaşlısı var, hastası var.
Belediyeler “toplu ulaşım kullanın” diye defalarca anons yapıyor, paylaşımlar yapıyor, yayınlar yapıyor. Güzel. Ama sonuç? Kimse dinlemiyor. Çünkü maçlar geç saatte bitiyor, insanlar “otobüs beklemem” diyor. Trafik ekipleri de “idare edelim” diye tolerans tanıyor. İşte hata tam da burada başlıyor. Her tanınan tolerans, bir sonraki maçın daha büyük kaosu oluyor. Kuralsızlığa göz yumuldukça sorun büyüyor.
Çözüm zor mu?
Hayır. Ama irade gerekiyor. Müsabaka günlerinde belli noktalara bariyer konulması, yol kenarlarının net şekilde park yasağıyla kapatılması, araçların alternatif alanlara yönlendirilmesi şart. “oluruna bırakalım” anlayışıyla bu iş yürümez. Trafik ya işler hale getirilir ya da şehir her maç günü felç olmaya devam eder.
Asıl korkutucu olan ise şu: Şehir Hastanesi de tam kapasiteyle faaliyete geçtiğinde ne olacak? Kentin en büyük sağlık kuruluşunun önü, çevresi, yolları bu düzensizlikle nasıl nefes alacak? Acil hastalar, hayat mücadelesi veren insanlar bu trafik içinde nasıl taşınacak? Bir ambulansın dakikalarla yarıştığı bir ortamda, yol kenarına üç sıra park edilmiş araçların bedelini kim ödeyecek?
Bir de işin başka boyutu var. Stadyumdan yükselen aşırı müzik, gürültü… Derdi tasası olan, uykusuzluk çeken, hastalığıyla boğuşan insanlar bu seslerden nasıl etkilenecek? Bunun hesabı yapıldı mı? Yoksa “yaptık oldu” mu denildi?
Gerçekten merak ediyoruz:
Bazı şeyleri yapıyoruz ama nedenini, sonucunu, bedelini neden düşünmüyoruz? Trabzon bu plansızlığı, bu duyarsızlığı hak etmiyor. Sorun ortada, çözüm ortada. Geriye kalan tek şey, artık bu işi ciddiye almak. Aksi halde Akyazı trafiği sadece bir ulaşım sorunu değil, büyüyen bir kamu güvenliği meselesi olarak karşımızda durmaya devam edecek.
***
TRABZON’UN HİKÂYESİ YENİDEN YAZILIYOR
Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç’in açıklamalarını dinlerken insanın aklına şu soru geliyor: Trabzon, sahip olduğu onca değeri bugüne kadar ne kadar anlatabildi? Aslında Başkan Genç’in sözlerinin omurgasını da bu soru oluşturuyor. Çünkü anlatılan şey yeni bir hayalden çok, gecikmiş bir farkındalık.
Trabzon; tarihiyle, kültürüyle, sanatıyla ve doğasıyla başlı başına bir açık hava müzesi. Ancak kabul etmek gerekir ki bu zenginlikler uzun yıllar boyunca ya eksik anlatıldı ya da dar bir coğrafyaya sıkıştırıldı. 2009’dan itibaren ağırlık kazanan Ortadoğu eksenli turizm, şehre ciddi bir hareketlilik getirdi; fakat yaşanan bölgesel krizler bize tek bir pazara bağlı kalmanın ne kadar kırılgan olduğunu da gösterdi. Başkan Genç’in altını çizdiği nokta tam da burası: çeşitlilik.
Avrupa, Orta Asya, Türk Dünyası… Buhara, Bişkek, Şuşa, Aktau… Kardeş şehir meselesi sadece sembolik bir dostluk fotoğrafı değil; rakamlarla konuşan, ekonomiye doğrudan yansıyan bir etkileşim. 3.500 ziyaretçiden 18.500’e çıkan Özbek turist sayısı bunun en somut örneği. Turizm dediğimiz şey, sadece gezip görmekten ibaret değil; aynı zamanda kültürel bağ kurmak, ortak bir hafızayı tazelemek. Zengezur Koridoru vurgusu da bu yüzden önemli. Kültürle kurulan bağ, siyasetin ve küresel hesapların aşındıramadığı en sağlam köprülerden biri.
Bir de işin döviz boyutu var ki, şehir ekonomisi açısından hayati. Ağır sanayisi olmayan Trabzon için hizmet sektörü ve turizm neredeyse can damarı. Şehre gelen her yabancı, sadece bir misafir değil; aynı zamanda esnafa, istihdama ve ülke ekonomisine katkı demek. Çin’den Pakistan’a uzanan tanıtım hamleleri bu yüzden kıymetli ve stratejik.
Ve elbette Trabzonspor… Bu şehirde turizm de konuşulur, uluslararası vizyon da; ama konu bir yerde mutlaka bordo-maviye gelir. Başkan Genç’in tribün anıları, Trabzonspor’un bu şehir için bir spor kulübünden çok daha fazlası olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Trabzonspor, Trabzon’un markasıdır. Belediyenin ulaşımdan tesisleşmeye kadar verdiği destek, aslında bu markayı ayakta tutma iradesinin bir yansıması. Çünkü bu şehirde başarı, sadece sahadaki 11 futbolcuyla değil; tribündeki taraftarla, sokaktaki esnafla, masadaki yöneticilerle gelir.
Özetle; Trabzon yeni bir hikâye yazmıyor, kendi hikâyesini dünyaya yeniden ve daha gür bir sesle anlatmaya hazırlanıyor. Eğer bu vizyon kararlılıkla sürdürülürse, kazanan sadece turizm ya da Trabzonspor olmaz; kazanan, topyekûn Trabzon olur.