12.02.2026 KILÇIK
ŞEMDİNLİ YATIRIMI MECLİSİ İKİYE BÖLDÜ
Trabzon Büyükşehir Belediye Meclisi’nde bu kez tartışmanın odağında bir proje değil, bir “tercih” vardı. Şemdinli’de yapılması planlanan yaklaşık 100 milyon TL’lik spor yatırımı için Başkan Ahmet Metin Genç’e yetki verilmesi, CHP Grup Başkanvekili Cüneyit Zorlu ve Ortahisar Belediye Başkan Yardımcısı Celal Akaç’ın sert eleştirilerine neden oldu.
Önce şunu teslim edelim…
Türkiye’nin herhangi bir noktasına, hele ki “kardeş kent” ilan edilmiş bir ilçeye yatırım yapmak, dayanışma ve birlik duygusunun güçlü bir göstergesidir. Belediyecilik sadece asfalt ve kaldırım işi değildir; gönül köprüleri kurmak da kamu hizmetinin bir parçasıdır. Bu yönüyle bakıldığında Şemdinli’ye yapılacak bir spor tesisi, gençler için umut, sosyal yaşam için katkı anlamına gelebilir. Bu niyet küçümsenemez.
Ancak mesele niyetten çok, zamanlama ve öncelik meselesi…
Cüneyit Zorlu’nun “100 milyon TL’lik bir yatırımı hangi hakla Trabzon dışına yapmayı uygun görüyorsunuz?” sorusu siyasi bir çıkış olmanın ötesinde, ekonomik bir sorgulamadır. Çünkü aynı mecliste 977 milyon TL’lik faiz yükü konuşulmuşken, borçlanma yetkileri gündeme gelmişken ve ilçe belediyeleri cari ödemelerde zorlanırken, kamuoyunun aklına doğal olarak şu soru geliyor: Öncelik neresi?
Trabzon’da altyapı bekleyen mahalleler var. Yol sorunu yaşayan ilçeler var. Kreş ihtiyacı her geçen gün artıyor. Yaşlı bakım merkezleri yetersiz. Spor sahası isteyen gençler sadece Şemdinli’de değil, Of’ta da var, Beşikdüzü’nde de, Ortahisar’da da…
Celal Akaç’ın kullandığı “Evde olmayan camiye haramdır” sözü de tam bu noktaya işaret ediyor. Bu söz serttir ama toplum vicdanında karşılığı vardır. Kendi bütçesi zorlanan, borç yükü altındaki bir belediyenin şehir dışına yüksek meblağlı yatırım yapması elbette tartışılır.
Fakat eleştirinin de bir sınırı olmalı…
Bu yatırım, eğer merkezi idareyle koordineli, sembolik bir dayanışma projesiyse ve Trabzon’un hizmet takvimini aksatmayacaksa, o zaman mesele farklı bir boyuta taşınır. O noktada kamuoyuna şeffaf bir şekilde şu anlatılmalıdır: “Bu 100 milyon TL, Trabzon’daki hangi projeyi erteleyecek? Hangi hizmeti aksatacak? Yoksa planlanan bütçe içinde yönetilebilir bir kalem midir?”
Asıl eksik olan şey belki de budur: Şeffaf ve ikna edici bir anlatım.
Özetle;
Şemdinli’ye yatırım yapmak yanlış değildir. Ama Trabzon’un öncelikleri dururken, borç yükü ağırlaşmışken, bu tercihin kamuoyuna güçlü bir gerekçeyle anlatılması şarttır. Aksi halde iyi niyetli bir dayanışma hamlesi, “kaynak savurganlığı” algısına dönüşür.
Kardeşlik güzeldir.
Ama adalet duygusu zedelenirse, kardeşlik de tartışılır hale gelir.
Mesele tam olarak budur.
***
KÖPRÜBAŞI’NDA SÖZ ÇOK, İCRAAT YOK!
Belediyecilik, mikrofonla değil, sahayla yapılır.
Açıklamayla değil, yatırımla ölçülür.
Alkışla değil, eserle kalıcı olur.
Köprübaşı’nda ise uzun süredir tam tersi bir tablo konuşuluyor.
Trabzon’un diğer ilçelerine baktığınızda az ya da çok bir hareket görürsünüz. Bir kültür etkinliği, bir gençlik organizasyonu, bir spor faaliyeti, bir festival… İnsanları bir araya getiren, ilçeye nefes aldıran bir çaba mutlaka vardır. Kusursuz mudur? Hayır. Ama bir gayret hissedilir.
Köprübaşı’nda ise o hissiyat zayıf.
El sanatları açısından zengin bir kültüre sahip bir ilçeden söz ediyoruz. Gelenek var, üretim potansiyeli var, genç nüfus var. Peki bu potansiyeli vitrine çıkaran bir proje var mı? İlçeyi marka haline getirecek bir organizasyon? Gençleri sporla buluşturacak kalıcı bir adım?
Görünen o ki, yok denecek kadar az.
Belediye başkanlığı makamı, mecliste sadece siyasi refleks göstermekten ibaret değildir. Büyükşehir Belediye Meclisi’nde zaman zaman tansiyon yükselir, tartışmalar olur. Ancak bir ilçe belediye başkanından beklenen, polemik değil proje üretmesidir. Tepki vermek kolaydır; vizyon ortaya koymak zordur.
Köprübaşı’nda bugün konuşulan temel mesele şu:
“İlçeye ne kazandırıldı?”
Şenlik yok, kültür-sanat organizasyonu yok, spor alanında öne çıkan bir çalışma yok. Gençlerin enerjisini yönlendirecek bir yapı kurulmamış. İlçenin sosyal hayatını canlandıracak hamleler sınırlı. Oysa belediyecilik sadece yol yapmak, çöp toplamak değildir. Belediyecilik, bir şehrin ruhuna dokunmaktır.
Söz elbette önemlidir. Ama söz, icraatla desteklenmediğinde anlamını yitirir.
Köprübaşı küçük bir ilçe olabilir. Fakat küçük olmak, iddiasız olmak anlamına gelmez. Tam tersine; küçük ilçelerde yapılan her doğru hamle daha görünür, daha etkili olur.
Bugün Köprübaşı’nın ihtiyacı olan şey, savunma değil; atılım.
Tepki değil; üretim.
Konuşma değil; eser.
Çünkü siyaset gelip geçer, makamlar değişir.
Ama yapılan işler kalır.
Yapılmayanlar da…
***
TABZONSPOR SAHAYA, ŞEHİR ARKASINA!
Cumartesi akşamı Papara Park’ta sadece bir maç oynanmayacak. Trabzonspor sahaya çıktığında arkasında bir şehir olacak. Bu karşılaşma, bordo-mavili camia için üç puandan çok daha fazlasını ifade ediyor.
Trabzonspor büyük maç takımıdır. Hele ki söz konusu Fenerbahçe ise, bu şehirde motivasyon kendiliğinden yükselir. Tribünler dolacak, o marşlar söylenecek ve rakip daha ısınmada bu atmosferi hissedecek. Trabzon’da derbi oynamak kolay değildir. Bunu yıllardır herkes gördü.
Sahada ne görmek istiyoruz? Öncelikle cesaret. Kendi evinde oynayan, oyunu rakip sahaya yıkan, baskı kuran bir Trabzonspor. Orta sahada sertlik, kanatlarda tempo, savunmada disiplin… Büyük maç böyle kazanılır. Mücadele gücü yüksek, ikinci toplara agresif giden bir bordo-mavili takım bu maçı koparabilir.
Fenerbahçe’nin kadro kalitesi konuşuluyor, istatistikleri yazılıyor. Ama futbol bazen rakamları değil, ruhu dinler. Trabzonspor’un ruhu devreye girdiğinde dengeler değişir. Bu maçta belirleyici olan şey taktikten çok inanç olacak.
Trabzonspor eğer ilk düdükten itibaren tribünle bütünleşir, rakibe nefes aldırmazsa Papara Park o gece bir kez daha unutulmaz anlara sahne olur. Bu şehir büyük geceleri sever. Ve cumartesi akşamı, o büyük gecelerden biri olmaya aday.
Şimdi söz sırası sahada. Formayı taşıyanlar, bu şehrin beklentisini bilmeli. Çünkü Trabzon’da derbi kazanmak sadece puan değil, tarih yazmaktır.
***
ÇIRA SUYU VE DAĞIN İÇİNDEN GELEN KOKU
Karadeniz’de kış başka yaşanır. Sis dağların omzuna çöker, yağmur ince ince camlara vurur. Sobanın başında çıra tutuştu mu, evin içine sadece bir alev değil; ormanın kalbi düşer. O reçineli kokuyu alan bilir… Biraz çocukluk, biraz köy akşamı, biraz da annelerin telaşı karışır içine.
Eskiden çıra sadece ateşi harlamak içindi. Şimdi ise suyun içinde bekletilip şifa niyetine içiliyor. Çamın gövdesinden süzülen o reçinenin suya bıraktığı sarımtırak renk, insana doğrudan gelmiş bir armağan hissi veriyor. Bir bardak içtiğinizde sanki yüksek bir yaylada sabahı solursunuz.
Kimi kan şekerine iyi geldiğini söyler, kimi nefesini rahatlattığını… Belki bilim her söyleneni henüz netleştirmemiştir ama şu bir gerçek: İnsan doğaya yaklaştıkça kendini daha iyi hisseder. Çıra suyu da biraz bu yakınlığın simgesi gibi.
Elbette hiçbir doğal ürün tek başına mucize değildir. Ama bazen iyileşmek; biraz yavaşlamakta, biraz inanmakta, biraz da dağın kokusunu içine çekmektedir.
Çamın kalbinden süzülen o koku hâlâ evlerimizde… Ve biz, her yudumda biraz memlekete dönüyoruz.