04.08.2025 KILÇIK
MEDYA MENSUPLARI KAMUYA KAÇIYOR
Son yıllarda meslektaşlarımız birer birer basın camiasından çekiliyor. Kimisi sessiz sedasız, kimisi buruk bir veda ile…
Ortak bir sebep var aslında: Gelecek kaygısı.
Gazetecilik, idealist bir meslektir. Kalemiyle hakikatin peşine düşen, toplum adına sorgulayan, gündemin nabzını tutan herkes bu mesleğe tutkuyla başlar.
Ama ne yazık ki, tutkular geçim sağlamıyor. Medya sektöründeki ekonomik zorluklar, baskılar ve mesleki güvencesizlik, birçok gazeteciyi alternatif arayışlara itiyor. Öyle ki, Trabzon gibi geçmişte gazeteciliğin güçlü kalemler çıkardığı bir şehirde bile, artık tecrübeli gazetecilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez hale geldi.
Gençler geliyor elbette… Üniversitelerden mezun olmuş, heyecanı yüksek, çağın teknolojisine hâkim bir nesil… Ama bir süre sonra onlar da aynı yol ayrımına geliyor: Ya özgür gazetecilik yapıp maddi anlamda risk alacaklar ya da bir kamu kurumunun basın biriminde “güvence” arayacaklar.
Geçtiğimiz günlerde Trabzon’da bir meslektaşımız daha kendi rotasını kamuya çevirdi. Uzun yıllar Trabzon basınına emek vermiş genç bir gazeteci: Selahattin Özcan. Artık Arsin Belediyesi Basın Bürosu’nda geçtiğimiz hafta göreve başladı…
Selahattin kardeşimiz işine ilk günden dört elle sarıldı. Önce bir WhatsApp grubu kurdu, meslektaşlarını bu gruba davet etti. Basına düzenli bilgi akışı sağlamaya başladı. Disiplinli, planlı ve heyecanlı… Elbette ona başarılar diliyoruz. Çünkü o hâlâ aynı kalemi taşıyor, sadece sayfa değişti.
Ama bir yanımızda da burukluk var. Çünkü gazeteciliğin sahada, bağımsız platformlarda, haberin kaynağında yaşandığını bilenleriz. Kamuya geçen her meslektaşımızla birlikte basının sahadaki sesi biraz daha kısılıyor. Cesur sorular azalıp, kurumsal duyurular çoğalıyor.
Bu yazıyı bir vedadan çok, bir farkındalık çağrısı olarak yazmak istedim. Mesleğimiz kan kaybediyor. Gazetecilik, sadece bir iş değil; bir kamu görevidir. Onu ayakta tutacak olan da meslektaşlarımızın yanında durabilen bir sistem, bir toplum, bir bilinçtir.
Selahattin Özcan’a yeni görevinde başarılar diliyor, ama bir yandan da şunu söylemeden edemiyorum:
Gazetecilik, seni hep bekliyor olacak kardeşim.
***
TRABZON’A HAYVAN MEZARLIĞI GEREK
Hayatımızdan gelip geçen insanlar olur, bir de hiç konuşmadan içimize işleyen dostlar... Kuyruğunu sallayarak yanımıza sokulan, gözümüzün içine bakan o tüylü canlar. Onlar bir hayvan değil, ailemizden biri. Evin sessiz neşesi, sabahın ilk gülümsemesi, akşamın huzurudur çoğu zaman.
Trabzon gibi doğaya, canlıya ve merhamete önem veren bir şehirde, artık bir ihtiyaçtan da öte bir sorumluluk haline geldi hayvan mezarlığı meselesi. Çünkü bu şehirde sokaktaki kediyi eliyle besleyen, sahile çıktığında yanına oturan köpeğe su veren binlerce yürek var. Ve bu şehirde evinde yıllarca yaşayıp, sonra bir sabah sessizce uyuyup giden can dostları için sessizce ağlayan insanlar da var.
O dostlar gittikten sonra ne yapıyoruz?
Cevabı acı ama gerçek: ya köyde bir ağacın altına gömüyoruz, ya da gizlice bir boş araziye... Oysa bu vedalar da hak ettiği gibi olmalı. Nasıl sevdiklerimize saygıyla, dua ile veda ediyorsak, onlara da bir yer, bir iz bırakmalıyız. Sadece toprağa değil, yüreğimize gömdüğümüz bu dostlar için Trabzon’da bir evcil hayvan mezarlığı şart.
Bu bir lüks değil. Bu, vicdanla ilgili bir mesele.
Trabzon bunu fazlasıyla hak ediyor. Bu şehirde her sokağın bir kedisi, her mahallenin bir köpeği var. Herkesin gönlünde, bir zamanlar kapının önünde bekleyen ya da pencereden bakan bir çift gözün izi duruyor. Bu izleri taşıyan bir şehir, o dostları uğurlayacağı onurlu bir yere de sahip olmalı.
Dilerim ki bu satırlar bir karşılık bulur. Belki bir belediye başkanının, bir yetkilinin yüreğine dokunur. Çünkü mesele sadece bir mezarlık değil. Mesele; sevdiğini kaybedenin elinden tutmak, vedasını kolaylaştırmak.
Unutmayalım:
Bir hayvanı sevmek, insanı insan yapar.
Ve sevdiğini onurlandırmak, insanca vedalaşmak da bu sevginin son adımıdır.
***
TRABZON TRAFİĞİNİN PERDE ARKASI!
Trabzon’da trafiğe çıkmak istemeyen tek bir kişi yok. Ama herkes yolda. Araçlar yollarda kuyruk olmuş, sabır tükenmiş, kornalar senfoni gibi çalıyor. Alternatif yollar kullanılmıyor, toplu taşıma göz ardı ediliyor. Herkes şikâyetçi ama kimse konforundan vazgeçmeye yanaşmıyor.
Klimalı, yenilenmiş belediye otobüsleri kapının önünden geçerken bile özel aracıyla trafiğe çıkan binlerce insan var. “Benzin pahalı” denip ertesi gün yine marşa basılıyor. Neden? Çünkü hâlâ kişisel taşıma, toplu taşımanın önüne konuluyor. Sonuç ne mi? Yine olan garibana oluyor. Mecburen otobüse binen, dolmuşa yönelen vatandaş, zenginin yoğunluğunun mağduru haline geliyor. Bir bakıma, “parası olanın yoğunluğu, parası olmayanın ayağına dolanıyor.”
Ama tüm mesele bu bireysel tercihler mi sanıyorsunuz? Değil. Çünkü şehrin trafiği sadece direksiyon başındakilerin sorumsuzluğuyla kilitlenmiyor.
Trabzon’un trafiğini her geçen gün daha da boğan, göz ardı edilen bir başka yük daha var: TIR’lar.
Günün her saatinde şehir merkezinden geçen devasa yük taşıtları, sadece yolları değil, nefesimizi de tıkıyor. Türkiye'nin birçok şehrinde bu araçlara uygulanan saat sınırlamaları var. Trabzon'da da böyle bir girişim oldu. Fakat sonuç hüsran: Uygulama, kısa sürede iptal edildi. Çünkü TIR'lar için park edecek, bekleyecek, duracak yer yoktu. Kentte ne lojistik park var, ne geçici durak alanları. Şoför, nereye çeksin aracını?
Bu yüzden ana yolları işgal eden onlarca TIR, zaten dar olan şehrin damarlarını tamamen tıkadı. Kıyıya sıkışmış, coğrafi olarak genişlemeye elverişli olmayan Trabzon’da, bu yük artık taşınamaz hale geldi.
Ve yaz geldi mi? İşte o zaman tablo tamamlanıyor: Turistler akın ediyor, trafik kitleniyor, TIR’lar da bu kalabalığın ortası da ağır ağır yol alıyor. Geriye kalan ise sabırsız sürücüler, patlayan kornalar ve sinir krizi geçiren insanlar.
***
DOĞAYA İHANET EDİYORUZ!
Trabzon… Tarihiyle, doğasıyla, deniziyle, yaylasıyla tam bir cennet köşesi. Karadeniz’in incisi, kültür ve turizmin gözbebeği… Ama ne yazık ki bu güzellikler her geçen gün biraz daha hoyratça kirletiliyor, adeta yok ediliyor.
Son zamanlarda şehir merkezinden kırsal alanlara, sahil kesimlerinden piknik alanlarına kadar pek çok yerde çöp dağları oluştuğu görülüyor. Yerli halk da, şehri ziyarete gelen turistler de ne yazık ki bu konuda aynı sorumsuzluğu gösteriyor. Sahilde oturup yemeğini yiyen, yaylada mangalını yakıp eğlenen herkes, ardından geride çöplerini bırakıp çekip gidiyor. Ne çevreyi düşünüyor, ne doğayı. Sanki doğa onların çöplüğüymüş gibi…
Özellikle gençler arasında bu sorumsuzluk daha da göze çarpıyor. Sosyal medyada paylaşmak için gittikleri doğal güzellikleri aynı zamanda en çok kirletenler de onlar oluyor. Eğlenmekle doğaya zarar vermek arasında fark var. Ama bunu kavrayamıyoruz.
Peki bu böyle nereye kadar?
Artık bu gidişe bir “dur” deme zamanı geldi de geçiyor.
Kamu kurumları bu konuda daha sert ve kararlı olmalı.
Uyarılarla sonuç alamıyorsak, cezai müeyyidelerle ilerlemeliyiz. Yasalar uygulanmalı, denetimler sıklaştırılmalı, kirlilik yaratanlara caydırıcı cezalar verilmelidir. Aksi takdirde bu sorumsuzluk, sadece çevreyi değil, turizmi, ekonomiyi ve en önemlisi geleceğimizi de tehdit eder hale gelecek.
Unutmayalım, doğa bize ait değil, biz doğaya aitiz.
Ve doğa, bizimle birlikte milyonlarca canlının evi. O yüzden ona zarar vermek, sadece ağaçlara ya da denizlere değil, kendi yaşadığımız dünyaya zarar vermek demektir.
Trabzon gibi güzelliklerle dolu bir şehirde, çöplerin değil çiçeklerin konuşulması gerekir.
Bu güzel kente bu görüntüler yakışmıyor!
Doğayı korumak, sadece belediyelerin, valiliklerin değil, hepimizin ortak sorumluluğudur. Ama bu ortak sorumluluğu yerine getirmeyenlere karşı da devletin yaptırımı şarttır.
Sessiz kalmak, suça ortak olmaktır.
Görmezden gelmek, doğaya ihanettir.
Lütfen artık duyarlı olalım. Çünkü doğa affetmez.